HAYATI

Roman yazarı. 12 Ağustos 1875’te İstanbul’un Balat semtinde, Kesmekuyu mahallesinde dünyaya geldi. Babası, Kütahyalı hafız Ahmet Efendi, sıhhiye dairesinde küçük bir memurdu, annesi ise bir Çerkez kızı imiş.

Daha dört yaşındayken, Balat mahalle okulunda ilk öğrenimine başlayan Mehmet Rauf, yedi yaşında Eyüp Rüştiyesi’ne, üç yıl sonra da Soğuk Çeşme Askeri Rüştiyesi’ne giderek öğrenimini orada tamamladı. Küçük yaştan kitaplara, edebiyat ve tiyatroya bağlanan, ders kitaplarından çok eline geçen eserleri yutarcasına okuyan Mehmet Rauf, önceleri tiyatrocu, daha sonra da romancı olmaya heveslendi. Daha on iki yaşındayken “Gaskonya Korsanları” adı ile bir serüven romanı yazmaya girişen Mehmet Rauf’un bu tutkusu, babası Hafız Ahmet Efendi’yi endişelere düşürmüştü. Mehmet Rauf’u sıkı bir disipline sokmak için Heybeliad Bahriye Mektebi’ne verdiler. Başıboş hayattan askeri okulun sıkı disiplinine geçmekten hoşlanmayan Mehmet Rauf, önce evden kaçmayı denemiş, bir arkadaşı ile birlikte sınav sorularına cevap vermemeyi kararlaştırmışlar. Sınav sonunda arkadaşını ret, Mehmet Rauf’u ise kabul etmişler. Kaçmak niyeti ile okula giren yazar, bir süre sonra buradaki hayata alışmış. Lakin okul idaresi ilk eseri “Gaskonya Korsanları” romanının müsveddesine el koymuş.

Bu düzene, çaresizlikten ayak uydurmak zorunda kalan Mehmet Rauf, derslerden başka İngilizce ve Fransızca çalışmış, ele geçirdiği edebi eserleri okumuş ve ufak tefek yazılar karalamıştı. Ayrıca “Ruzname-i Hayatım” adını verdiği, sarı defterlere çalakalem yazdığı bir de günlük tutuyordu. Bu günlüğün yalnız üçüncü defteri saklı kalabildi.

Yabancı dillere merak saran Mehmet Rauf, o sırada Georges Ohnet, Octave Feuillet, Alphons Daudet, Emile Zola, Gustave Flaubert gibi yazarları okumaya çabalıyor, yeni eser düşünce ve tasarılarına yöneliyordu.

Halit Ziya’nın “Nedime”sini okuyunca, gelecekteki ustasını da keşfetmiş oldu. Duygulu anlatımı ile bu eser, ilk yayınlanan eseri “Düşmüş”ü ilham etti. Bu eserini, İzmir’e, Halit Ziya’ya gönderdi. “Hizmet” gazetesinde yayınlanan bu eser yazarın yayınlanan ilk eseri oldu. Halit Ziya’nın öğrencisi olan sınıf arkadaşlarından birinde bulunan “Hizmet” koleksiyonunu buldu. Onun bu gazetede tefrika edilen diğer eserlerini okudu.

Bahriye Okulu’nu, 1893’te iyi derece ile bitirdi. Staj görmesi için okul gemisi ile Girit’e (1894), Kiel Kanalı’nın açılış töreninde bulunmak üzere Almanya’ya gönderildi (1895). O yıl babası vefat etti. Yurda dönüşünde Tarabya önünde demirli bir sefaret gemisine tayin edildi. Rumelihisarı’nda yaşayan Tevfik Fikret ve Halit Ziya ile dost oldu. O sırada hararetle romancılığa hazırlanıyordu. “Ruzname-i Hayatı”da söyle diyordu:

“Romancılık güçmüş… Şu eser güzelce yazılsa da, tab’ına muvaffakiyet elverse! Romanı yazıp Halit Bey’e götüreceğim. O ne yaparsa yapsın.”

Burada adı geçen, her halde Halit Ziya olacaktır. Roman da Servetifünun dergisinde yayınlanan ilk eseri “Ferdayı Garam” olmalı. Burada geçirdiği altı yıl, yakın arkadaşı, Hüseyin Cahit Yalçın’ın anılarına bakılırsa, Mehmet Rauf’un umutsuz aşkları ile kamçılanan serüvenlerle doludur.

1896’da Halit Ziya’nın aracılığı ile “İkdam” gazetesinde “Garam-ı Şebab” adındaki romanı tefrika olundu. Halit Ziya, onu, Tevfik Fikret ile tanıştırdı. Zaten, onu, İstanbul’da arayıp bulan ilk yazar Mehmet Rauf olmuştu. Rejideki odasında, onu, sık sık ziyarete gidiyordu. Bir süre sonra da oradan Servet-i Fünun idaresine geçtiler, kalabalık bir grup halinde geldiler. Daha önce Mektep dergisinde Hüseyin Cahit ve Cenap Şahabettin’le de tanışmıştı. Bu dergileri hikayeleri de çıkmıştı. Onları Halit Ziya ile de tanıştırmıştı. Hep birlikte Servetifünun’a geçtiler.

Başta Halit Ziya olmak üzere Servetifünuncular, Mehmet Rauf’ta, ilerisi için istidat görüyorlar ve eser vermesi için onu destekleyip teşvik ediyorlardı. Lakin üslupları yüzünden Servet-i Fünunculara yöneltilen eleştirilerin çoğu onun üzerinde toplanıyordu. Grubun avukatlığını yapan Hüseyin Cahit de Mehmet Rauf’u savunuyordu.

İşte bu hava içinde, dost ve arkadaş çevresinin teşvikleriyle, Mehmet Rauf, “Eylül” romanını yazmaya hazırlanıyordu. Yirmi dört yaşındaki yazar, bu romanını da yaşadığı umutsuz bir aşkın sarsıntıları arasından çekip çıkarmıştı. Tarabya’daki gemi hayatı, kızağa çekilmiş işsizlik günlerinde, saman alevi gibi parlayıp sönen aşklarından, yavaş yavaş “Eylül” romanının unsurlarını toplamış ve hazırlamıştı.

Eylül romanı 1900’de Servetifünun dergisinde tefrika edildi. Geniş bir ilgi gördü. Ünü, birdenbire aydın çevrelerde genişledi. 1901’de kapanıncaya kadar bu dergide roman, hikaye, mensur şiirler ve edebi araştırmalar yazdı.

Bir aralık, arkadaşı Hüseyin Cahit’in aracılığı ile Tevfik Fikret’in halasının kızı Ayşe Sermet Hanımla evlendi. Bu evlilikten iki kızı oldu. İlki Fatma Nihal (Selami İzzet Sedes ile evlendi), diğer Süheyla ise henüz beş yaşındayken öldü. Evlendikten sonra, bir süre, Tevfik Fikret’in Hisar’daki yalısında kaldılar. Sonra da Büyükada’ya taşındılar.

1900-1910 yılları arası, Mehmet Rauf için pek verimli olmadı. Hayatını yazılar ile kazanmaya yöneldi. Diğer Servet-i Fünuncular gibi, Mehmet Rauf da yeniden toparlanıp yazı hayatına girmek istiyordu. Okuyucular çoğalmış, yayın imkanları artmıştı. Lakin Servet-i Fünun çevresinde eski topluluklarını bir daha kuramadılar. Ancak başka dergi ve gazetelerde eserlerini yayınlayabildi. Bir aralık “Zambak” adıyla yayınladığı açık saçık ve kaba bir hikayesinden dolayı mahkemeye verildi. Askerlikle ilişiğinin de bu sebeple kesildiği söylenir.

Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Tiyatro Heyeti’nin kararı ile H. Z. Uşaklıgil’in “Ferdi ve Şürekası” romanını sahneye uyguladı. Daha sonra da “Bahçe” ve “Cidal” oyunlarını yazdı. 1923 yılına kadar Fransızcadan oyunlar adapte etti.

Mehmet Rauf, 1910’da ilk karısından ayrılarak, İzmir’de ikinci kez evlendi. “Genç Kız Kalbi”, bu evlenmenin kısa bir hikayesidir. Bu evlilikten de çocukları oldu. 1926’da ikinci evliliğini de bitiren yazar, üçüncü evliliğini ise Muazzez Hanım ile yaptı. Bu son evliliği ise ölümüne kadar sürdü.

Cumhuriyet devrinde, “Süs”, “Mehasin” gibi kadın dergileri ile “Ezhar” adında bir karikatür ve hikaye albümü yayınladı. On kadar hikaye yazdı. Bu dönemde tiyatro eserleri de veriyor, bu alanda tutunmaya çalışıyordu. Yazar, bir aralık da şeker ticareti ile uğraşmıştı.

Mehmet Rauf, 1927 yılında hastalandı. Beş yıl kadar Harbiye’deki evinde yatalak kaldı. Ölümüne kadar bir türlü toparlanamadı. 2 Aralık 1931 günü Cerrahpaşa Hastanesinde yaşama gözlerini yumdu.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Mehmet Rauf, sanat hayatının başlangıcında Halit Ziya’nın etkisi altında kalmıştı. O, İstanbul’a gelip Servet-i Fünun topluluğunu kurulduktan sonra aralarındaki dostluk kuvvetlenmiş, Rauf üzerindeki tesirleri de genişlemişti. Aşk serüvenleri ve düşkünlükleri peşinde sürüklenen duyguları, başından sonuna kadar bütün eserlerinin ana temasını vermiş, bütün kahramanların dilinden Mehmet Rauf’un aşık duyguları konuşmuştu. Bundan dolayıdır ki, konular ve çevreler ne kadar başka olsa da, onun hikayelerinde bir süre sonra bir monotonluk, tiplerin ayrılığı yer yer tekrar hissedilir.

Hikaye ve romanlarında psikolojik temlere, daha çok çeşitli görüntüleriyle aşka fazlaca yer veren Mehmet Rauf’un en önemli eseri 1901 yılında kaleme aldığı Eylül’dür. 1900’da Servetifünun dergisinde tefrika edildikten sonra kitap düzeninde basılan bu eser, onun, Halit Ziya’dan sonra Servet-i Fünun romanının ikinci önemli kişisi, romanın da edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olarak kabul edilmesine sebep olmuştur. Aslında, 1870’ten sonra Batı yolunda roman ve hikaye yazanlar arasında Mehmet Rauf’un bu kadar önemli bir yeri olmadığı gibi, Hüseyin Cahit’in “Hayal İçinde” adındaki eseri, hem onunkinden daha başarılıydı, hem de bir yıl önce yazılmıştı.

“Eylül” romanı, güçlü bir ahlak eğitimi ve aile yuvasına bağlılık karşısında umutsuz bir aşkın çırpınışlarını, kadının kocası, aşık erkeğin arkadaşı yanındaki duydukları ıstırabın pençesinde nasıl kıvrandıklarını, aşk duyguları frenlemeye çalıştıklarını, bazen çok uzun süren bıktırıcı ruh çözümlemeleriyle anlatmaya çalışan bu roman, yazıldığı günlerde bir şaheser olarak karşılanmıştı. Hayattan ve gerçek ölçülerden pek uzak, romantik denilecek derecede duygulu unsurlarla örülmüş, çevre tasvirleri ve tiplerin dış çizgileri tamamıyla ihmal edilmiş olan bu roman, bugünün okuyucuları aynı kabul ile karşılamaktadır. Bilhassa hareket unsurunun yok denecek kadar durgun oluşu ve acılı bitişi, onu, biraz da çağdaşı olan romancı Vecihi’ye yaklaştırmaktadır. Mehmet Rauf’un romanları genel olarak, Servet-i Fünun edebiyatına has olan nitelikler taşır. Halit Ziya’ya bakımla, daha basit, kırık dökük bir üslup, alafranga bir hayat süren kahramanlar ve onların çevreleri ile görüşleri…

Mehmet Rauf, Eylül’den sonra başka romanlar da yazmış, bunları sayıları on ikiyi bulmuş olmakla birlikte, roman yolunda daha değerli bir eser vermemiştir. Hemen bütün romanlarında kendini tekrar etmiş, buna, biraz da, geçinmek zoru ile halk için yazmak zorunda kalışı da sebep olmuştu. Bizdeki okuyucu tabakası roman ve hikaye denilince, her şeyden önce duygulu, acıklı aşkı düşünür.

Onun küçük hikaye kitapları da hayli yekuna varmakla birlikte (12 tane), bunlarda da romanlarınkinden daha ileri seviyede örneklerin var olduğu söylenemez. Psikolojik temaları, aşkları işlemiş, pek azında gözlem ürünü gerçekçi örnekler vermişti.

Servet-i Fünun dergisinde Edebiyat-ı Cedide romanının eksik yanlarını gösteren başarılı bir araştırma yazısı yazmış olmakla birlikte, hayatının sonuna kadar verdiği eserlerde aynı kusurlarla malul olmaktan kurtulamadı.

Mehmet Rauf, hikayeciliğimizin gelişmesine ruh çözümleri ile biraz genişlik ve yenilik getirmiş olmakla birlikte insan ruhunun çevre ile olan derin ilişkisinin farkına varamamıştır. Aynı ölçülere bağlanarak, aylak bir aşk hayatının her çeşidini tadan, zevke de kanıksayan kibar tabakanın dıştan yaldızlı, ama düşünce unsurundan mahrum hayatını, gereğinden çok yüceltmiş, sonunda da bu soy insanların hayatını anlatan bir çeşit romantik romanın öncüsü olmuştu. 1900’lardan sonra bu çeşit roman rağbet görmüş, kibar tabakanın serüvenli aşk hayatını anlatan romancıların sayıları çoğalmıştı.

Mehmet Rauf, Meşrutiyet’ten sonra yayınlanan pek çok kadın dergisinde yazı yazdıktan başka, bir haylisi de kendisi yayınlamış, ilk çığrını Mustafa Reşit’in açmış olduğu kadın konusunda meydana gelmiş bir edebiyatın asıl yaratıcısı olmuş, yalnız kadından söz eden, kadınlar için bir edebiyat meydana getirmeye çalışmıştır.

ESERLERİ

Roman:

  • Eylül, İst.: Edebiyatı-ı Cedide Ktp., 1317/1901
  • Serap, (resimli roman) İst., 1325/1909
  • Bir Zambak’ın Hikâyesi, (imzasız) [İst., 1910]
  • Ferda-yı Garam, İst.: Selanik Mtb., 1329/1913
  • Genç Kız Kalbi, İst.: Teshil-i Tıbaat İdaresi, 1330/1914
  • Menekşe, İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1331/1915
  • Karanfil ve Yasemen, İst.: Kanaat, 1340/1924
  • Böğürtlen, İst.: Akşam Mtb., 1926
  • Son Yıldız, İst.: Gündoğdu Mtb., 1927
  • Define, İst.: Kanaat, 1927
  • Kan Damlası, İst.: Kanaat, 1928
  • Halas, İst.: Ahmet Halit, 1929

Öykü:

  • İhtizar, İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1325/1909
  • Âşıkane, İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1325/1909
  • Son Emel, İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1329/1913
  • Hanımlar Arasında, İst.: Kanaat, 1330/1914
  • Bir Aşkın Tarihi, İst.: Kanaat, 1331/1915
  • Kadın İsterse, İst.: Hilal Mtb., 1335/1919
  • Üç Hikâye, İst.. Kitaphane-i Sudi, 1919
  • Safo ve Karmen, İst.: Şule Neşriyatı, 1920
  • Pervaneler Gibi, İst.: Matbaa-i Orhaniye, 1920
  • İlk Temas İlk Zevk, Kitaphane-i Sudi, 1338/1922
  • Aşk Kadını, İst.: Matbaa-i Cihan Biraderler, 1923 ?
  • Gözlerin Aşkı, İst.: Amidî Mtb., 1924
  • Eski Aşk Geceleri, İst.: Kanaat, 1927

Düzyazı Şiir:

  • Siyah İnciler, İst.: Âlem Mtb., 1317/1901 (yb İst., 1997, haz. R. Tarım)

Oyun:

  • Ferdi ve Şürekâsı, (Halit Ziya’nın aynı adlı romanından uyarlama) İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1325/1909
  • Pençe, İst.: Edebiyat-ı Cedide Ktp., 1325/1909
  • Cidal, İst.: Asya Mtb., 1327/1911
  • Yağmurdan Doluya, (O. Feuillet’den uyarlama) İst.: Karabet Mtb., 1919 ?
  • Sansar, İst.: Şule Neşriyat Evi, 1920
  • Yara, İst.: Hilmi, ty [1935].

Anı:

  • Edebi Hatıralar, (haz. M. Törenek), İst.: Kitabevi, 1997
  • Mehmed Rauf’un Anıları, (haz. R. Tarım), İst.: Özgür, 2001.
ESER ÖRNEKLERİ

EYLÜL’DEN ÖRNEK

Kapının açıldığını işitip hekimin geldiğini haber vermeye geliyorlar diye başını çevirdi, fakat Necip’in giyinmiş olarak girdiğini görünce hayretle yerinden kalktı. O da kendini yalnız bulmaktan şaşırarak orada tevakkuf etmişti. Sapsarı idi, gözleri sönük ve yorgun bakıyordu.

-Kimse yok mu? Hanımı görmek istiyordum da… diye sordu. Suat:

-Hayır, fakat…

Demek istedi. Lakin onun oturmak istemiyormuş ve ne olsa oturmayacakmış gibi duruşunu görüp sözünü ikmal edemedi ve hanımefendinin sebeb-i gaybubetini izah ederken güç beklediğini fark edip nihayet mütellimane:

-Lakin hekime adam gönderdilerdi…

Sözlerini söyledi. Necip mütehayyir, sakit:

-Hekime mi?

Diye sordu.

-O niçin, o? Hasta falan mı var?

Diye merak eder göründü. Ve Suat, bu kadar lakayd ve müstehzi sesle, bu yabancı, soğuk tavırla daha mütellim:

-Hayır, sizin için, dedi, size hasta diyorlardı da…

Necip, artık gitmek üzere, sadece:

-Yanlışlık olmalı, bilakis hiçbir şeyim yok…

Diye homurdandı. Suat ağlamak isteyerek ona baktı, “Nasıl yok, lakin işte renginiz, gözleriniz pekala gösteriyor ki hastasınız, sabaha kadar öksürdünüz, bir kere şu havaya baksanız a…” demek için yandı, ruhu şikayetlerde malamal idi. Fakat onda o kadar hain bir lakaydlık vardı ki, kalbinin acısını hissettirememekten meyus oldu, “Hayır, dün gece ben yanılmışım, sevmiyor, sevmiyor…” diye tekrar yerine düşer gibi oturdu. Ne kadar yalvarsa onu burada alıkoyamayacağı emniyeti ile gözleri yaşlanmış, elleri titreyerek, asabiyetle tekrar dikişin eğildi. Fakat onu böyle bırakacak mıydı? Tekrar onu bir şey söylemeden gönderirse, her şeyin bütün bütün biteceğimi ve belki onun hasta olacağını görüyor, ona her şeyi anlatıp af dilemek, bahusus onu kurtarmak için yanıyordu. Fakat her vakitki gibi ruhunda seylabeler, fırtınalar varken sade titreyerek çeneleri kilitleniyor, hiçbir şey söyleyemeyeceğini ve onun yine bütün bütün ye’s ve garazla çıkıp gideceğini görüyordu.

Necip hiçbir şey söylememek azm-i katisiyle çıkıyor iken birden tehacüm eden bir tehevvür dumanı içinde boğulur gibi döndü:

-Bir de sahiden hasta olmuşum, ne olur? Dedi. Artık bu hayat ehemmiyet verilecek bir şey midir, zannediyorsunuz?

Onun sükut ederek dikişle meşgul oluşuna uzun uzun bakıp haşin, kindar, acı bir sesle:

-Bilakis, dedi, bilakis ben ondan o kadar usandım, o kadar usandım ki, bir ayak evvel bitsin diye bekliyorum… Evet, o kadar usandım…

-Niçin, ne oldu?

Suat’ın ağzında bu sözler vardı. Fakat söyleyemedi, boğuluyordu. Hıçkırmaya müheyya, elim bir nazarla bakarak, sadece:

-Necip…

Diye inledi ve gözlerinden yaşların akacağını hissederek, tekrar dikişine kapandı. Genç kadının bu hitabında o kadar derin bir elem vardı ki, Necip’i titretti. O zaman delikanlı biraz müteessir, biraz mahzun, biraz acı:

-Evet Necip, diye şikayet etti. Fakat biliyor musunuz ki bu şikayette ne kadar haksızsınız… Lakin şikayet edecek, ağlayacak, feryat edecek bir kimse varsa o siz değilsiniz, benim… Asıl ben “Ah Suat!” diye feryat etmeliyim, fakat yalnız Suat diye değil, “Beni öldürdün Suat, beni öldürdün” diye feryat etmeliyim… Zira sen gerçekten beni öldürdün Suat… Sana, beni nasıl inandığımı, benim için ne büyük bir kuvvet, nasıl bir hayat olduğunu bilmiş olsaydın…

Suat, hıçkırıklar ile boğuluyor gibi idi. Necip’in sesindeki hararet ve sirişk ile bütün sarsılmıştı.

-Lakin yemin ederim ki…

Diye baktı. Necip, yine o acı hararetle gülerek:

-Oh, yeminleriniz…

Diye kesti.

-Bir sürü masal… Bunları hep biliyorum… Burada Boğaziçi gibi serbest ve rahat olmadığımızdan şikayet edeceksiniz değil mi? Lakin ben sizden o kadar büyük, o kadar çok bir şey mi istiyordum? Haftalarca burada bir nazarınız için köpekler gibi süründüm ve siz benden bir tebessümü, bir nazarı esirgediniz… İşte sizin yeminleriniz… Bütün hürmet ve riayetimden bir şüpheniz mi vardı? Benim sadakatimde bir kusur mu gördünüzdü? Hayır, değil mi? Sade bir sözle, bir işaretle beni temin etseniz. Bana sade “Hala seviyorum, fakat korkuyorum” deseniz, ben sizin için aylarca ateşlerde yanar, saadet ve ümitle beklerdim.

Vahşi bir kinden mahzun bir şikayet ve esefe geçmiş, sobanın yanında, ayakta, ağlar gibi söylüyordu. Ve Suat’ın hala mahmumane bir faaliyetle dikişiyle meşguliyetine bakarak devam etti:

-Fakat siz hiç, hiçbir şey yapmadınız… Bir nazarınız bana bir ay elverir, bir tebessümünüz sizden günlerce mahrum yaşamak için kuvvet verirdi. Siz bunları esirgediniz ve beni def ettiniz. Söyleyiniz, benim ne kabahatim vardı? Size ben ne yapmıştım?

Sükut etti, cevap bekler gibi idi, onun hala bir cevap veremediğini görerek inler gibi “Ah, beni nasıl def ettiğinizi, benden nasıl kaçtığınızı düşündükçe…” diye ah etti. Sonra tekrar gittikçe tehevvür eder bir saday-ı te’sle “Ve şimdi acıyorsunuz, öldürdükten sonra şimdi merhamet, öyle mi? Fakat artık istemiyorum, sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira artık her şeyden bıktım. Bekliyorum ki, bir an evvel her şey bitsin de kurtulayım, anlıyor musunuz? Artık kurtulmak istiyorum…”

(Mehmet Rauf, Eylül, Edebiyat-ı Cedide Kütüphanesi, İstanbul: 1900, s:376-380)

KAYNAKÇA: Nevsal-i Milli, İst., 1914s, 226-227; S. İ. Sedes, “Mehmed Rauf”, AA, I, 278; L. S. Akalın, Mehmet Rauf, İst., 1953; E. Coşkun, Mehmet Rauf, İst., 1976; R. Tarım; Mehmed Rauf, Ank., 1998; Karaosmanoğlu, 20-25; Hüseyin Cahit (Yalçın), Kavgalarım, İst., 1326; ay, Edebî Hatıralar, İst., 1935, s. 150-153; Halit Ziya (Uşaklıgil), Kırk Yıl, c. III, İst., 1936, s. 137-139; Halit Ziya (Uşaklıgil), Sanata Dâir (I-III), İst., 1955; N. Akı, Türk Tiyatro Edebiyatı Tarihi I, İst., 1989; Ö. Nutku; Darülbedayi’nin Elli Yılı, Ank., 1969; M. And, “Tanzimat ve Meşrutiyet’te Tiyatro Yazarlığı”, TCTA, VI, 1625; Moran, I-II; Z. Kerman, “Mehmet Rauf”, TDEA, VI, 214-216; R. Tarım, “Mehmed Rauf’un Hayatı ve Hikâyeleri Üzerine Bir Araştırma”, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, basılmamış doktora tezi, İst., 1992; Mehmed Rauf, Siyah İnciler, (haz. R. Tarım) İst., 1997; A. Uçman, “Mehmet Rauf”, YYOA, II, 198-199

 

 

 

Paylaş