HAYATI

Gazeteci ve yazar. 1905 yılında Edirne’de dünyaya geldi. Babası askeri öğretmenlerden Ömer Fehmi Bey, annesi ise Cemile Hanım’dır. Cevat Fehmi, üç erkek kardeşin ortancasıdır. Ailesi, meşrutiyet devriminden sonra, Edirne’den İstanbul’a göç ederek Eyüp Sultan’a yerleşti (1910). Cevat Fehmi’yi, önce mahalle okuluna, sonra da Reşadiye İlkokulu’na verdiler. Daha sonra İstanbul İdadisi’ne firen yazar, yavaş edebi eserlere karşı ilgisi uyandı:

“Lisede bazı arkadaşlarımla el yazması dergi çıkardığımı hatırlıyorum. İlk yazılarımı bu dergiye yazdım. Bunlar tabii şiirdi. Zaten lisede, benim adımla değil, “şair” diye çağırırlardı. Zamanla bu şiir merakı tiyatro yazmaya döndü. Piyesler yazdım ve bunları arkadaşlarımla okul müsamerelerinde oynadım.”

Bir aralık babası Ömer Fehmi Bey hastalanmış, emekli olup evine çekilmişti, bir süre sonra da Kurtuluş Savaşı başlayınca, ailece doktor olan büyük oğulları birlikte Ankara’ya gitmişlerdi. Öğrenimi yarıda kalan Cevat Fehmi, on yedi yaşındayken, Büyük Millet Meclisi Basımevine tashihçi olarak girmiş ve iki yıl burada çalışmıştır (1922). Ailesi doktor olan büyük oğullarının peşinden yine İstanbul’a dönmüş (1924), Cevat Fehmi ise, eski edebiyat hocası ve Vakit gazetesi sahibi Hakkı Tarık Us’a baş vurarak, gazetesinde musahhih olarak girmiş. Böylece kırk yıla yakın, her kademesinde çalışacağı gazetecilik hayatına başlamıştı.

Vakit ve Son Saat gazetelerinde çalıştıktan ve bu meslekte ilk denemelerini yapıp iyice piştikten sonra, Cumhuriyet gazetesi yazı işleri müdür Kemal Salih Bey’in yardımcılığına nakletti. Bu gazetede altı yıl kadar kaldı. Cevat Fehmi, sekreterlik işlerinin yanı sıra bazı yazılar da yazmakta, edebi eserler vermeye çalışmaktaydı. “Kadın Bir Defa Sever”, “Dişi Aslan” gibi duygulu ve “Valide Sultanın Gerdanlığı” (1954) polisiye romanlar yazmakta, “Geceleri Bizleri Kimler Bekliyor?” (1933) soyundan röportajlar yayınlamaktaydı.

Cevat Fehmi, 1931 yılında Vedide Hanım ile evlendi. 1935 yılında da büyük oğlu Acar dünyaya geldi. 1936 yılı sonlarında büyük yeniliklere hazırlanan Son Posta gazetesine geçti, yazı işleri müdürü oldu. O devrin sayılı gazetecilerinden biri oldu.

1939 yılında ikinci oğlu Yaman dünyaya geldi.

Cevat Fehmi, Son Posta gazetesinde dört yıl kadar çalıştıktan ve bu arada “Perde ve Sahne” dergisini de çıkardıktan sonra, yeniden Cumhuriyet gazetesine döndü (1942). Kısa bir süre sonra da, okul devresinde ilk denemelerini yaptığı tiyatro yazarlığına başladı. Bu yıl içinde yazdığı “Büyük Şehir” adındaki oyunu İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelendi. Bu oyun, onun tiyatro yazarlığının ilk başarılı adımı oldu. Oyun yazarlığında direnmesi, başarıya ulaşması ve ün kazanmasında da Muhsin Ertuğrul’un büyük etki ve yardımları oldu. Önüne çıkan engelleri yenebildi. İlk oyunundan sonra “Ayarsızlar” ve “Hacı Kaptan” oyunları geldi. 1945-46 oyun mevsiminde, yine İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanan “Küçük Şehir” yazarı büyük bir üne kavuşturdu. Ona, İnönü Tiyatro Ödülünü kazandırdı (1948). Artık oyunları birbiri peşine sahneye konuluyor ve yankılar uyandırıyordu: “Koca Bebek” (1946-47), “Paydos” (1948-49). Paydos oyunu İstanbul Şehir Tiyatrolarında 140 kez oynanarak bu yılın rekorunu kırdı ve 1954’te filme de alındı. Yurt dışında çıktı, Atina’da uzun süre oynandı.

“Paydos”tan sonra, o devrin idarecilerinin oynanmasına izin vermedikleri “Sana Rey Veriyorum” oyununu verdi. Sonra birbiri ardına “Soygun”, “Kadıköy İskelesi”, “Makine”, “Harputta Bir Amerikalı”, “Kleopatra’nın Mezarı”, “Tablodaki Adam”, “Öbür Gelişte”, “Hazı Yatmaz” ve “Göç” oyunlarını yazdı, sahneye koydu. Sonuncu oyun Bakü Akademik Devlet Tiyatrosu ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında uzun süre sahnelendi.

Cevat Fehmi, bu arada gazetecilik mesleğinde de başarılı olmuş, Cumhuriyet gazetesinde en başarılı yıllarını yaşamış, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti” başkanı olmuş, İstanbul Gazeteciler Sendikasını kurmuş, gazetecilerin yetişmeleri ve hayat şartlarının düzenlenmesi için çalışmıştı.

Bir süre de İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nde gazetecilik tekniği hocalığı yaptı.

1962 yılında yurt dışında bir ameliyat geçiren Cevat Fehmi Başkurt, kırk yıllık hizmetten sonra gazeteciliği bırakmak zorunda kaldı. Tiyatro yazarlığına ise evinde devam etti. Bu dönemde “Buzlar Çözülmeden”, “Hepimiz Birimiz İçin”, “Üzüntüyü Bırak”, “Ayna”, “Emekli”, “Ölen Hangisi?” ve “Dostlar” oyunlarını kaleme aldı.

Tiyatro Yazarlığı Birliği’nin başkanlığını da yapan Cevat Fehmi Başkut, yeni bir oyununun hazırlığını yaparken, 15 Mart 1971 günü geçirdiği kalp krizi sebebi ile yaşama veda etti.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Cevat Fehmi Başkurt, gazetecilik mesleğine diğer yazı türlerini derleyip bir süre dolaştıktan, bazı örnekler verdikten sonra, tiyatro yazarlığına 1942 yılında başladı. Çekirdekten yetişme bir gazete sekreteri ve yazı işleri müdürü idi. Toplumla kaynaşan, yüze çıkan ve gelişen bütün hareketler, belirgin çizgileri ve sivrilmiş olayları ile onun masasına geliyordu. Bir derleme istasyonunda yüzeyden de olsa, bir gözlem yerindeydi. Yer yer bulanık da olsa, bütün yurdu saran bir açısı vardı. Sanatçıların saplantı denilebilecek sınırlamalarından uzaktı. Böylece oyunlar ve sahneler, hayata bağlı olaylar zinciri içinde, canlı ve dinamik bir hareketle önünde sergileniyordu. Gerçi ne bir edebiyat, ne de tiyatro öğrenimi görmedi. Onun okulu gazete idi, gazete de ta başından beri, bizde, yazar olmak isteyen gençler için bir okul, bir atlama istasyonu olmuştu. Geniş bir hayattan gelme malzeme yığını, olayların sayfalarına geçmeyen ayrıntıları ve arka planlarını, tiyatro açısından görmek, somut görüntülere ulaşmak, tasarlamalardan geçirerek kompozisyonlar yapmak, her zaman mümkündü. Hele gece sekreterlerinin bu tasarılar için bol bol vakitleri de vardı.

Cevat Fehmi, çevresindeki yazarlardan, okudukları ve seyrettiklerinden mesleğinin önüne getirdiği insan dramlarına, gerçeklerine, toplum çatışmalarına oyun açısından bakmasını ve değerlendirmesini öğrenmişti. Bunlardan dolayıdır ki, oyunlarının konularını “içinde yaşadığımız toplumdan” değil, o toplumdaki çatışmalardan önümüze kadar ulaştırdığı ayıklanmış olaylardan rahatça çıkarıyordu. Gazetecilik mesleğinden gelen bütün yazarlarda gerçeklere, hayatın içinden değil, ikinci elden ulaşma çarprazlığı vardı. Temayı hayat içindeki dinamik oluşumun kaynağından değil, olaylaştıktan, oluşum aşamasının nedenlerden henüz kopmamış yerinden değil, doğum yerinden kopup uzaklaştıktan sonra, kamuoyuna sarılıp sivrilince, birkaç elden geçip masasının üstüne geldikten sonra, ele alabiliyordu.

Cevat Fehmi’nin oyun yazarlığı, bizdeki Şehir Tiyatroları geleneğinin kurup geliştirdiği, iyice kalıplaşmış, iyice yerlileşmiş örneklerine bakarak eğitilmişti. Alışılmış oyunları, rejisörlerini, hatta seyircilerini yetiştirmiş dramlı komedi diyebileceğimiz bir oyun çeşidini, çağında göze çarpan, artık kanıksadığımız, eleştirisi sert tepkiler uyandırmayan olaylara yumuşak bir açıdan bakarak uyguluyordu. İlk bakışta, seyircilere bıraktığı izlenim ve yankıda, Cevat Fehmi, toplum sorunlarına eğilmiş, bunları araştırmış, sergilemiş, çözüm yollarını aramış gibi görünmektedir. Halbuki en çok ün kazanmış “Paydos” oyununda görüldüğü gibi, ele aldığı sorunu bir tiyatro somutlamasına götürürken, gerçekçi ve etkili boyutlarına ulaştıramamış, bu mesleğin evrimini yeteri kadar inceleyememiş, gittikçe genişleyen çatışmaların nedenlerini, ayrıntılar yığını arasından bulup öze bağlayamamış, gittikçe büyüyüp azgınlaşan sorunu iyice ortaya koyamamıştı. Bu oyunda sahneye çıkardığı öğretmen, onun evinde, iş çevresinde, insanlar arasındaki yerini anlatırken sergilediği örnek; Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ülkücü, duygulu, fedakar bir öncüdür. Lakin İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında
gittikçe hızlanan toplum evriminin, dünya olaylarının, iktisadi baskıların ortaya çıkardığı öğretmen tipi acaba bu mu idi? Devrimlerin dinamik çağı kapanmış, öğretmen devletin sürekli desteğini, kadroya bağlı değerini kaybetmiş, sıradan bir teknisyen durumuna gitmişti. Devletin yapısı değişiyordu. Lakin şartlar çeşitlendikçe, önemi azaldıkça, öğretmenin bilincinde de bir evrim meydana geliyordu. Artık savaş sonu yıllarının yeni şartları altında, ne öğretmen başına gelenleri, ne onun psikolojisini, ne çatışmayı kabul ederek direnmesi, yalnız ve ancak “ahlakçı” bir açıdan bakıp çözümlemeye gerek kalmamıştı. Toplum, nüfus artması ile itelenen büyük bir evrimin içinde yuvarlanır, devlet düzeni değişirken kadroların eski alışkanlıklardan kalma acıklı durumu, olup bitenlerden habersizliği, intibaksız, aciz, zavallı bir öğretmenin başına gelenler hazin bir dram halinde tasvir etmekle anlatılamazdı. Burada öğretmen artık düşünemez, anlayamaz, karşısına gerçeklere gittikçe büyüyen bir kavgayı kabul edemez, çağdışı kalmış bir yaratık olarak tasvir ediliyordu.

Cevat Fehmi’nin bütün oyunları, toplumda insanı, değerlerini ezen ve çürüten nedenlerin dışında, oluşumdan alınmış görüntüleri sergilemekten ileriye geçemedi. Bu oyun yolu da yazıldıkları tarihlerde bizim tiyatrolarımız ve seyircilerimizin rahatça ve tepkisiz kabul edecekleri bir gerçek ölçüsüne uygun düştü.

ESERLERİ

Oyun (Sahneleniş Sırasıyla):

  • Büyük Şehir, 1942-43 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Ayarsızlar, 1943-44 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Hacı Kaptan, 1944-45 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Küçük Şehir, 1945-46 (İst.: Uğur, 1945)
  • Koca Bebek, 1946-47 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Paydos, 1948-49 (İst.: Cumhuriyet Mtb., 1948)
  • Sana Rey Veriyorum, 1950-51 (İst.: Cumhuriyet Mtb., 1950)
  • Soygun, 1951-52 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Kadıköy İskelesi, 1952-53 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Makina, 1953-54 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Harput’ta Bir Amerikalı, 1955-56 (İst.: Cumhuriyet Mtb., 1955)
  • Kleopatra’nın Mezarı, 1956-57 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Tablodaki Adam, 1958-59 (İst.: Ceylan Yayınları Mtb., 1963)
  • Öbür Gelişte, 1960 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Hacıyatmaz, 1960 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Göç, 1962 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1962)
  • Buzlar Çözülmeden, 1964 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1965)
  • Hepimiz Birimiz İçin (“Hepimiz Bir Kişi İçin” adıyla İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi, 1965)
  • Üzüntüyü Bırak, İst.: İnkılâp ve Aka, 1965
  • Ayna, 1966 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Emekli, 1967 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)
  • Ölen Hangisi, 1967 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1969)
  • Dostlar, 1970 (İst.: İnkılâp ve Aka, 1972)

Roman:

  • Valde Sultan’ın Gerdanlığı, İst.: Harman, 1954

Röportaj:

  • Geceleri Bizi Kimler Bekliyor, Ank.: Akba, 1933

Ders Kitabı:

  • Gazetecilik, İst.: İÜ İktisat Fak., 1952 (yb Gazetecilik Dersleri, 1967)
ESER ÖRNEKLERİ

PAYDOS

İkinci Perde

On Beşinci Meclis

1948

(Evvelkiler, sonra Murtaza)

(Murtaza koltuğunda bir yığın gazete ile girer. Saçı başı perişandır. Kravatını çözmüş, gömleğinin yakasını açmıştır).

MURTAZA: (Odada bulunanlara bir göz gezdirdikten sonra) – Gördünüz mü, bir gün içinde, ne bir günü, birkaç saat içinde İstanbul’un en meşhur adamı oldum. Ben bu kadar senelik Muallim Murtaza, ismimi daha kendi mahalleme yayamamışken, arkama iğne batıran bir yumurcağa iki tokat vurdum diye, İstanbul valisinden daha maruf oldum. Bütün akşam gazetelerinde ismim, resmim, tercümeihalim… Meğer şöhret ne kolay şeymiş! (gazetelerden birini açıp masanın üzerine yayarak) işte buyurun, bakın ne diyor… (okuyarak) “47. İlkmektepte bir canavar. Vahşi bir hoca, bir vuruşta mini mini bir yavrunun iki kulağını birden sağır etti…” Yani ne yapsa idim, “oğlum, evladım iğne yalnız sol buduma battı, sağ budum da mahrum kalmasın, lütfen ona da bir tane batır” mı deseydim? Ben Muallim Murtaza canavar ha… Canavar nasıldır, ne yapar acaba dersin muhtar? Leş kargası, felaket haberini ne çabuk duydun da buraya koşup geldin… Canavar olsaydım, o mini mini çocuğu değil evvela seni yerdim. Hah tamam işte iddiamın ispatı… Öyle ya ben canavar olsaydım evvela bu adamı parçalardım… (kollarını kaldırıp Hasan’ın üzerine yürüyerek) Hırrrr..

HASAN (Kaçarak)- Aman gözünü seveyim muallim bey…

MURTAZA- Korkma be… Gazetelerin her yazdığını doğru mu sanıyorsun? Hem ben, canavar olsam bile sana dokunmam.

HASAN- Tabii, bu kadar senelik hukukumuz var.

MURTAZA-Yok, onun için değil, bir iki dakika içinde olup bitecek ölümü sana yakıştıramam.

MUHİTTİN-Murtaza, be ne hal!… beni bile gözün görmedi… Bu kadar teessür doğrusu yersiz.

MURTAZA-Yersiz mi, ne diyorsun Muhittin.. şuraya bak… (gazetelerden birini daha açıp masaya sererek) Bak, bir gecede 45 kuruş için iki adam öldüren bir katilin resmi yanında benim resmim… Dinle dinle, okuyorum: “Çocuklarımızı kimlere emanet ediyoruz?” Başlığın bir tanesi bu… “Gözlerini kan bürüyen bir ilk mektep hocası, sopa ile talebesinin kafasını parçaladı.” Bu ikinci serlavha… Bak şu gazeteye bak (masaya yeni bir gazete sererek) “Mekteplerimizi engizisyon mahkemelerine döndü. Böyle adamların derhal meslekten tardedilmesini istiyoruz” diyor. İşte bunca emeklerimin mükafatı… Aman yarabbi, ne güzel netice! Anlamıyorum. Yani Muhittin, sen şimdi karakola gitsen de, muallim Murtaza’nın evinden geliyorum, orada bütün ailesi efradını, komşularını kıtır kıtır kestiğini gördüm desen, bu gazeteler onu da hemen olmuş gibi yazacaklar mı?

HÜSAMETTİN-Yok, vaziyet pek aynı değil, komşu…

MURTAZA-Yapma Hacı Bey, nasıl aynı değil… Benim elimde cetvel olduğu malum mu? Çocuğun kulağına vurduğum malum mu? Çocuğun kulağının sağır olduğu malum mu?

HÜSAMETTİN-Malum ya… Malum ya… Çocuğun kulağı duymuyor…

MURTAZA-Fakat bir az evvel müfettişe de söyledim… Benim sınıfımda bir kör, bir topal, bir çolak talebe var… Onları da bu hale ben mi soktum? Bundan sonra benim sınıfıma gelecek çocuklardan, idareden başka ben de tam teşkilatlı hastane raporu mu isteyeceğim? “Evladım, senin böbreklerin biraz bozukça… Geçtim, yarın bunu benden bilirler, seni sınıfıma alamam mı?” diyeceğim?

HÜSAMETTİN-Hadise o kadar dallandı budaklandı ki, sen masum olduğunu pek güç ispat edersin komşu…

HATİCE-Baksana Murtaza Bey, Muhittin Bey işe Vekaletin el koyduğunu söylüyor… Vekalet inzibat meclisi derhal toplanmış…

HASAN-Hem çocuğun anası da dava açtı. Adliye ehemmiyetle meseleyi tetkike başladı.

HÜSAMETTİN-Başkalarına ibret olsun diye sana en ağır cezayı vereceklerdir.

HASAN-Kanunun tayin ettiği cezalar da çok ağır… Üç seneden başlıyor.

MURTAZA-Peki amma benim için neticeyi beklemekten başka yapılacak iş var mı? Ne yapabilirim?

MUHİTTİN-İstifa et Murtaza…

HÜSAMETTİN-Evet, istifa et komşu…

HASAN-İstifa… İstifa.. Bu en doğru hareket olur.

MURTAZA-Etmeyin, eylemeyin… Mektepten alırsanız sudan çıkmış balığa benzerim ben… Talebelerimden ayırmayın, kürsümden ayırmayın beni, ölürüm.

MUHİTTİN-İyi amma, vekalet ceza versin daha mı iyi?

HÜSAMETTİN-Gazetelerin bu neşriyatı devam etsin, daha mı münasip?

HASAN-Adli takibat mahkumiyet ile neticelensin daha mı güzel?

MURTAZA-Yahu, çoluğum çocuğum sefil olur, ben muallimlikten başka iş göremem… Aç kalırım, toptan sefil oluruz…

HATİCE-Niçin sefil olacakmışız? Elhamdülillah paramız var… Hem bak Muhittin Bey, Murtaza hariçte bu paranın on mislini kazanır, diyor.

MUHİTTİN-Murtaza-değer mi bu kadar mihnet? Çekiver kuyruğunu…

MURTAZA-Aman, aman, aman, yapamam… Kimin kuyruğunu çekeceğim? Benim çektiğim kuyruk mutlaka kopar… Yeniden müfettişler, gazeteler yeniden sermaye… Vekalet yeniden harekete geçer… Kuyruk koparan canavar diye adım çıkar… Çocuklar şaka bertaraf… Dediğiniz çok güç şey… Herkes her şeyi yapar, amma ben muallimlikten vazgeçemem. Bilmiyorsunuz, nasıl bir meslektir bu… Mektebin havası adamın iliklerine işler, kanına karışır, tenine girer… Etle tırnak gibi, beden ile ruh gibi birbirimize yapışırsınız. Deli misiniz, istifa edersem talebelerim perişan olur. O, sarhoş babasından gece gündüz dayak yiyen küçük Mustafa’yı kim korur? O, bir dilim ekmekle mektebe gelen öksüz Hatice’yi kim doyurur? O, bekçinin evlatlığı, anasız babasız sıska Halil’i öğle tatillerinde kim uyutur? Görüyorsunuz ya, biz hoca ile talebe değiliz… Biz baba ile bir sürü evlatlarız… Baba evlatlarından ayrılır mı?

MUHİTTİN-Murtaza istifa etmekle uğradığın haksızlığın en yerinde mukabeleyi yapmış olacaksın.

HÜSAMETTİN-Gazetelerin ağzı kapanacak.

HASAN-Belki kadın da davasından vaz geçer…

HÜSAMETTİN-Ben, bunu deruhte ederim…

MURTAZA-Yapamam… Yapamam… Çok müşkül… Çok müşkül…

MUHİTTİN-Murtaza, hakkında belki de meslekten tard kararı verecekler.

MURTAZA-Ne diyorsun?.. Yok yok Allah göstermesin…

HASAN-Mahkum olursan, sabıkalılar defterine adın geçecek… Bu lekeyi ömrün oldukça alnında taşıyacaksın.

MURTAZA-Sabıkalı olacağım, ha… Neler söylüyorsun Muhtar?

HÜSAMETTİN-İşin en kötüsü oğlunun siciline ilk kötü kaydı senin yüzünden düşecekler… Babası muallimlikten tard edilmiş Murtaza’dır diyecekler…

MURTAZA-Aman yarabbi… Bunu, düşünmemiştim… İşte buna dayanamam. Buna dayanamam… Bu kadarına tahammülüm yok benim… Ne yapmalı?

HATİCE-Ne yapacağını söylediler sana, Murtaza Bey… Takip edilecek başka yol yok ki, tereddüt ediyorsun.

HÜSAMETTİN-Evet, başka çare yok komşu…

MURTAZA-Pek ala… Madem ki, sen de istiyorsun Hatice Hanım. Demek Allah böyle yazmış alnımıza… Peki peki… Muhittin kağıt kalemi al eline. İşte şurada kütüphanenin üzerinde vardır.

MUHİTTİN-(Kağıt ve kalemi alarak)-Aldım.

MURTAZA-Otur, yaz… Yazıyor musun? İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’ne… Ben 47inci ilk mektep muallimlerinden Murtaza… Of, işte yaz ben Muhittin, alt tarafını sen yaz… Şimdi çocuklar gibi boşanacağım… Danalar gibi bağırtacaksınız beni… De ki, Muallim Murtaza artık ders vermeyecek, sirke satacak… De ki Muallim Murtaza, artık ruhen de, aklen de, kalben de yaşamıyor… Yaşamıyor, çünkü istifa ediyor…

HÜSAMETTİN-Allaha şükür…

PERDE

KAYNAKÇA: Nebioğlu, 123; R. E. Koçu, “Başkut (Cevat Fehmi)”, İSTA, IV, 2193-94; Necatigil, İsimler, 74; Necatigil, Eserler, 44-45, 175-176, 209, 235, 258, 266, 302, 315-316, 346; S. Şener, “Popüler Yazar Cevat Fehmi Başkut”, Tiyatro Araştırmaları, S. 3 (1972); A. Ayda, “Edebi Hatıralar: 15/Cevat Fehmi Başkut”, Hisar, S. 152 (Ağustos 1976); M. Kutlu, “Başkut, Cevat Fehmi”, TDEA, I, 345-346; Özkırımlı, TEA, I, 194; Kurdakul, Sözlük, 117-118; Karaalioğlu, 94-95; Özgüç, I, 90, 96, 257; II, 259

 

Paylaş