HAYATI

23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. Nüfusa kayıtlı asıl adı Mehmet Sait olan yazar Sait Faik adını sonradan aldı. Sait Faik Abasıyanık, bazı yapıtlarını Sait Faik Adalı, Adalı ve S. F. İmzaları ile kaleme aldı. Babası Mehmet Faik Abasıyanık, kereste, ceviz kütüğü ve zahire ticareti yapan bir tüccardı. Dedesi Seyit Ağa’nın Adapazarı’nda bulunan kahvesi o dönemde Adapazarı aydınlarının toplanma yeri idi. Onun da babası Mehmet Ağa celep olarak çalışırdı. Annesi Makbule Hanım, Adapazarı ileri gelenlerinden Hacı Rıza Bey’in kızıdır. Ailenin soyadı aslında “Abasızoğulları” olduğu halde, soyadı kanunu çıktığı sıralarda, Sait Faik’in isteği üzerine soyadı “Abasıyanık” olarak değiştirildi.

Çocukluğu Adapazarı’nda geçen Sait Faik Abasıyanık, ilköğrenimini Adapazarı’nda “Rehberiterakki” adında özel bir okulda tamamladı. Sonra iki yıl kadar Adapazarı İdadisi’nde öğrenim gördü. Şehrin Yunanlılar tarafından işgali üzerine, ailesiyle birlikte Bolu’ya göçtü. Sait Faik’in babası bu sırada “Müdafaa-i Hukuk” ve belediye reisliği yapmakta ve Kuva-i Milliyecileri destelemekte idi. Adapazarı’nın Yunan işgalinden kurtulması üzerine, babası işlerini İstanbul’a aldırdı. Bunun üzerine ailesi ile birlikte İstanbul’a giden Sait Faik burada İstanbul Sultanisi’nde öğrenim görmeye başladı. Bu sırada Arapça öğretmeni Salih Hoca’nın iğne koymaktan sanık kırk bir arkadaşının farklı liselere gönderilmesi üzerine, Sait Faik Abasıyanık da Bursa Erkek Lisesi’ne gönderildi. 1925’te yatılı olarak gittiği bu okuldan ancak 1928’de mezun olabildi.

Sait Faik Abasıyanık, okul hayatında hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olmadı ve liseyi bitirişini de “heyamola” olarak ifade etti. Yazar, liseden sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ne başladı. Bu okula iki yıl kadar devam etmişse de buradaki eğitim şeklini beğenmediğinden, 1930’da Grenoble’ye gitti. Burada üç yıl kadar edebiyat öğrenimi gördükten sonra, 1933’te babasının isteği üzerine İstanbul’a döndü. “Adapazarı, Bursa ve İstanbul” kadar sevdiği bu, gönlünce başıboş, bünyesini harap eden şarap şişelerinin arkadaşlığın geçirdiği yıllar, onun sanatçı kişiliği ve eserleri üzerinde derin etkiler bıraktı. Tatil dönemlerinde İstanbul’a geliyor, fırsat buldukça Paris’ gidiyor, Strassburg, Lion ve Marsilya arasında dolaşıyordu. Şamatacı ve sevimli insanları, dar sokakları ile tam bir Akdeniz limanı olan, birçok özellikleri ile İstanbul’u andıran Marsilya, Sait Faik’in Avrupa’da en sevdiği şehirler arasında başta gelmekte idi.

Sait Faik’in hayatında “üç Fransa yolculuğu” vardır. Bunlardan ilki 1930’da gidip 1933’te geri döndüğü öğrenim yolculuğudur. İkincisi 1931’de gezme amacı ile yapmış, Marsilya’ya gidip vazgeçerek dönmüştür. Öykülerinin ilk başarılı bu arada kaleme almıştı. 19 Ekim 1939’da babasını kaybetmiş, Sait Faik’in başına buyruk hayatı da bundan sonra başlamıştı. Fransa’ya üçüncü ve sonucu yolculuğunu ise 1951’de karaciğerini tedavi ettirmek ve gezmek amacı ile yapmış, beş gün içinde Paris’e gidip dönmüştür.

1933’te Fransa’dan döndükten sonra babası Sait Faik’i ticaret hayatına alıştırmak için bir tanıdığı ile ortak etti ve “Unkapanı Yaş İskelesi’nde bir ticaretevi” açtı; ancak bu mağaza kısa bir zaman sonra iflas etti. Bundan sonra bir daha ticaretle uğraşmayan Sait Faik, bir süre Halıcıoğlu Ermeni Mektebi’nde Türkçe dersleri grup öğretmenliği yaptı. Daha sonra gazeteciliğe başladı ve adliye muhabiri olarak çalıştı.

Sait Faik’in bundan sonraki hayatı ise tam bir avarelikle, gönlünce yazarak geçti. Yirmi yılı aşan sanat hayatında, eserlerinden telif hakkı olarak pek az para kazandı. Babasından kalan Emlakların geliri ile hayatını devam ettirdi. Ara sıra aşık olup derli toplu yaşam hakkında hayaller kurmasına rağmen hiç evlenmedi. Bütün ömrünü, kışları Şişli’deki apartmanda, yazları da Burgazada’daki köşkte annesi ile birlikte geçirdi.

1948 yılının birinci ayında siroz başlangıcı görülerek içki içmesi yasaklandı ve kendisine sıkı bir rejim uygulandı. Bu teşhisin Sait Faik’n ruhunda yıkıcı etkileri oldu, sanatı üzerinde derin izler bıraktı. 1954’ün kışına kadar bu sıkı rejime uydu, yazdı ve dinlendi. Günün birinde bu hastalıktan öleceğini sabit bir düşünce haline getirdi. 1953’ün kış aylarından Burgazada’dan Şişli’ye taşınması ve yaşamındaki değişiklik yaparak perhizlerini bozması, yavaş yavaş hastalığını ilerletti. Siroz hastalığının pek az görüle etkilerinden özöfaj kanamasından 5 Mayıs 1954’te Marmara Kliniği’ne yatırıldı. Bütün tedavilere rağmen 11 Mayıs sabahı saat 2. 35’te yaşama veda etti. 12 Mayıs’ta Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi. Ölümü yalnız sanatçılar ve yakın çevresi arasında değil, tüm ülkede benzerine rastlanmamış geniş bir yankı uyandırdı.

Sait Faik Abasıyanık, 1953’ün Mayıs ayında “modern edebiyata hizmetlerinden dolayı” ABD’deki Uluslararası Mark Twain Derneği Onur üyeliğine seçildi. Yılın en başarılı öykü kitabına verilmek üzere annesi Makbule Hanım’ın çabaları ile kurulan “Sait Faik Armağanı”, annesinin ölümünden sonra (22 Kasım 1963) Darüşşafaka Cemiyeti’nin himayesinde günümüze kadar her yıl düzenli olarak verilen, ülkenin en saygın öykü ödülü niteliğini halen korudu. Ailenin Burgazada’daki köşkü 11 Mayıs 1964’te Sait Faik Müzesi’ne dönüştürüldü. Öykülerinden “Menekşeli Vadi” (“Vesikalı Yarim”, adı ile 1968’de), “Mahpus” (“Irmak” adı ile 1972’de) Ömer Lütfi Akad tarafından filme alındı.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Edebiyat yaşamına henüz lise öğrencisi iken şiir yazarak başlayan Sait Faik Abasıyanık’ın “Hamal” adlı ilk şiiri 1925’te Mektep dergisinde yayımlandı. Sait Faik’in sonraki yıllarda öykü, şiir ve diğer yazıları başlıca Milliyet, Karun ve Vakit gazeteleri ile başta Varlık dergisi olmak üzere Ağaç, Büyük Doğu, Yücel, Yeni Mecmua, Servetifünun-Uyanış, İnkılapçı Gençlik, Yürüyüş, Yenigün ve Yeditepe gibi dergilerde yer aldı. Yaşarken on öykü, iki roman, bir de şiir olmak üzere on üç kitabı basılmış, ölümünden sonra gazete ve dergilerde kalan öykü ve yazıları farklı diziler halinde yayımlanmıştır.

Edebiyata şiir ile başlayan ancak daha sonra öyküde karar kılan Sait Faik, şiir yazmayı da sürdürmüş ve zaman zaman yayımlandığı şiirlerinden seçtiği on altısını “Şimdi Sevişme Vakti” adı ile 1953’te yayımlanmıştır. Tümü “serbest koşuk” tarzı ile yazılmış olan bu şiirler için Mehmet Kaplan, Sait Faik’in esasen şair mizaçlı bir insan olduğunu, bu özelliklerinin öykülerinde de görüldüğünü az sayıdaki şiirinin güzelliğine dikkat çekmiştir. Hece ölçüsü ile kaleme aldığı, Faruk Nafiz ve Necip Fazıl etkilerinin açıkça görüldüğü kırk kadar şiiri ise ölümünden sonraki basımlarda yer aldı.

Şiir ve öykü türü dışında iki de roman yazan Sait Faik, ilk romanı Medarı Maişet Motoru’nda adından da anlaşılacağı gibi yoksul kesimlerin yaşam mücadelesi ekseninde gelişen olayların bütünü olarak değerlendirilebilinir. Medarı Maişet Motoru, 1944’te kitap halinde basıldıktan sonra sıkıyönetim mahkemelerince (kahramanlarından birinde asker eski bir asker kaputu giydirdiği gerekçesi ile) toplatılarak Sait Faik hakkında soruşturma açıldı. Romanın toplatılması üzerine verdiği bir röportajda Sait Faik’in “Medarı Maişet” isimli bir hikaye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görüyorum diye mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken iki bin lira mahkeme masrafı ödedim, üzüntüsü de caba” demesinde yola çıkan Feti Naci romanı “bir hikayeler toplamı” değerlendirerek zayıf bulur.

Sait Faik’in bir diğer romanı “Kayıp Aranıyor”da ise karakterlerin başarılı çizimi ve kurguya gösterilen özen bakımından Medarı Maişet Motoru’nun taşıdığı eksikliklerden uzaktır. “Karagümrüklü Bitirim İsmail gibi konuşan, kunduracının, zerzevatçının koluna giren, barbunyacı deli Laz’a meyhanede rakı ısmarlayan, Haralambo’nun meyhanesinde iki tek atan Nevin’in öyküsü ekseninde gelişen romanda Sait Faik, yer yer sanatı üzerine kimi yaklaşımları Nevin aracılığı ile dile getirme fırsatını da bulur: “Ama bence bugünün sanatkarı insanoğlunu bütün kıymetleri ve kıymetsizlikleri ile yeniden gözden geçirmeye zorluyor. (…) bugünün sanatkarı faziletsizliği, edepsizliği, deliliği konuşarak, kıymetlerin tekrar gözden geçirmesini istiyor”.

M. Ş. Esandal ile birlikte Türk öykücülüğün iki anıt isminden biri olan Sait Faik Abasıyanık, asıl ününü yirmili yaşlarda kaleme aldığı öykülerinin Varlık dergisinde yayımlanması ile kazandı (15 Nisan 1934’te Varlık, “İpekli Mendil”). Bu tarihten sonra gittikçe hızlanan bir tempo ile kendini hemen hemen bütünü ile öykü yazmaya verdi. İlk yazdıklarından son yazdıklarına kadar (18 yıl) sürekli olarak işçi ve emekçiler, balıkçılar, kimsesiz ve sefil çocuklar, yoksul ve aylak insanları konu edinmiş olan Sait Faik, özellikle ilk kitapları “Semaver”, “Sarnıç”, “Şahmerdan”da gerek insan gerekse doğa karşısında “izlenimci” bir tutumdan yana olmuş, denebilirse, olay ve yaşantıları bir “vakanüvis edasıyla kaydetmekle yetinmiştir.

Sait Faik öykücülüğün bu ilk dönemini kapsayan bu öykülerde ele aldığı konu ve kişiler açısından bakıldığında izlenimden öte bir yazar katkısı gerekmediği ya da söz konusu öykülerin olanca alçakgönüllülükleri içinde yetkin tablolar olarak durdukları görülecektir. Sevgiliye ipek mendil armağan edebilmek için o mendili çalmak zorunda kalan çocuk; balıkçıların deniz adamlarına özgü kalender felsefe ve yaşayışları ya da çıkılan bir av sırasında denisin renkten renge atlayan cümbüşü ile yaşanan şenlik havası; yoksulluk ve ilgisizlik yüzünden kocasının ölüsün denize “gömmek” zorunda kalan kadın; gönülleri zengin yoksulla, aylaklar, Sait Faik’e göre, üslup kaygılarına gerek duyulmayacak ölçüde tablolar ya da tamamlanmamış öykülerdir.

Sait Faik’in ilk dönem öykülerini oluşturan bu ürünlerin değişmez ekseni “insana duyulan güven ve ona bağlı olarak yaşama sevinci”dir. Zenginleri ilgi alanı ve konularının dışında tutarak yoksul ve güçsüz insanlardan yana tavır alan bu öykülerinde yazarın yaklaşımı “sınıf bilincinden” uzak olduğu kadar, ele aldığı insanları zaaf ve kötülükleriyle yansıtabilen bir gerçekçiliğe uzaktır. Zenginlere, sömürücülere, züppe takımına kızarken aç ve yoksulları yücelttiği bu öykülerinde, anlayamadığı, dolayısıyla da onaylamadığı bir dünya karşısında sorular soran bir Sait Faik vardır: “Bu dünya insan için kafiydi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en itibarlı mahluktu… O halde niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?”.

Sait Faik’in “Semaver” ve “Sarnıç” kitaplarından sonra “Şahmerdan”ın kimi öykülerinde de koşulsuz bir biçimde yoksul ve emekçiden yana olan bu tavrı, “Şahmerdan”a adını veren aynı öykü ile köklü bir değişime uğrar. İnsanlara, idealindeki gibi değil de kendi gözleriyle bakabilmekte ustalaşan yazar, insanlığı, homojen bir bütün olarak algılayıp anlatmaktan ayrı ayrı bireyler olarak görmeye ve öylece eleştirel bir kavrayışla yansıtmaya başlar. Zengin ve sömürgenin, yoksul ve emekçiye yapabilmekte, bir başka deyişle insanın evrensel duygu ve davranışları söz konusu olduğunda sınıfsal ve kültürel farklılar eşitlenebilmektedir. Sait Faik öyküsünde ikinci dönemi belirleyen bu kavrayış, 1948’de Lüzumsuz Adam ile başlayıp 1954’te Alemdağ’da Var Bir Yılan’a bağlanan üçüncü döneminde insanlara olan inancını yitirmenin yanı sıra sevinci de hüzünle gölgelenmiş bir duyarlılık halini alır. “Lüzumsuz Adam”, insanlardan uzak, kalabalıklar ve kentten korkup kaçan, giderek de nefret eden bir anlatıcının anlattığı öykülerden oluşur. Sait Faik, öykülerine hakim olan bu ton, 1950’de Mahalle Kahvesi, 1952’de Havuz Başı adlı kitaplarında sürecek, Alemdağ’da Var Bir Yılan’a gelindiğindeyse, tastaman bir yalnızlıkla bütünlenecektir. Sait Faik’in uzun öykülerinin yer aldığı ilk kitabı Havada Bulut, söz konusu bu yalnızlığı, hüzün, can sıkıntısı, kaçıp gitme, sevme ama karşılığını bulamama ve para karşılığında aşk satın almaya varan çaresizlik temaları çerçevesinde işleyişi ile Alemdağ’da Var Bir Yılan’da çığlık halini alacak yalnızlığı önceler gibidir.

Sait Faik’in 1951’de yayımladığı Kumpanya adlı kitabı ise bir grup “tuluatçının”, önce tiyatro kurmak için gerekli parayı bulma çabaları ve sonra çıkılan Anadolu turnesi serüveni eşliğinde, yaşamın sıkıntılarına başka bir çevrenin kişileri aracılığı ile bakma denemesi olarak diğer kitaplarından ayrılır.

Türk edebiyatının en önemli öykü yazarlarından biri olan Sait Faik Abasıyanık, yer yer çok başarılı bir şiirsellikle iletilen lirizmi başta olmak üzere, etkisini öyküden roman ve şiire tüm edebiyatı kapsayacak biçimde günümüze kadar sürdürebilmiş ender yazarlardandır. Yazarlığının ilk döneminde daha çok alışagelmiş cümle kalıplarıyla ve bir tür “kitabi” denebilecek bir dil ile yazmış olmakla birlikte konuşma dilinin imkanlarına da açık tuttuğu üslubu, Lüzumsuz Adam’la olgunluğa ulaşarak argo ve küfür de içinde olmak koşulu ile giderek gündelik dilden sınırsız ölçüde yararlanmaya varır. Mahalle Kahvesi, Havuz Başı ve Son Kuşlar’da gittikçe çeşitlenip zenginleşerek Sait Faik’e özgü bir üslup kazanan bu dil tutumu, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da içeriğin ve yazarın hayatı algılayışının doğal sonucu olarak, yer yer bilinç akışı, yer yer de masal imkanlarına açılarak “zaman zaman sayıklamaya, zaman zaman çığlığa dönüşen bir dile” dönüşür.

ESERLERİ

HİKÂYE:

  • Semaver (1936)
  • Sarnıç (1939)
  • Şahmerdan (1940)
  • Lüzumsuz Adam (1948)
  • Mahalle Kahvesi (1950)
  • Havada Bulut (1951)
  • Kumpanya (1951)
  • Havuz Başı (1952)
  • Son Kuşlar (1952)
  • Alemdağda Var Bir Yılan (1954)
  • Az Şekerli (1954)
  • Tüneldeki Çocuk (1955)

ŞİİR:

  • Şimdi Sevişme Vakti (1953)

ROMAN:

  • Medarı Maişet Motoru (1944, Bir Takım İnsanlar adıyla 1952)
  • Kayıp Aranıyor (1953)

RÖPORTAJ:

  • Mahkeme Kapısı (1956)

SÖYLEŞİ-MEKTUP-DİĞER:

  • Balıkçının Ölümü (1977)
  • Açıkhava Oteli (1980)
  • Yaşasın Edebiyat (1981)
  • Müthiş Bir Tren (1981)
  • Sevgiliye Mektup (1987)

ÇEVİRİ:

  • Yaşamak Hırsı (Georges Simenori’dan, 1954)
ESER ÖRNEKLERİ
BİR KARPUZ SERGİSİ

Birdenbire ellerimi öpmeye başladı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Şimdi yalnız kıpkırmızı kulaklarını ve ensesinin çukuruna düşmüş dumanlı kumral saçlarını görüyorum. Bir an içinde değişivermiştim. Bir başka insandım. Bütün muhakemelerim altüst olmuş; fikirlerim değişmişti. Bu anda benden herşey yapılabilirdi. Bu ellerimin öpüldüğü birkaç saniyede benden bir dünya istenebilirdi. Ben bu dünyayı yaratacak kadar kuvvetli idim. O artık dudaklarını ellerimin tüylerinden, tırnaklarına kadar gezdiriyordu. Bir zaman yanağının, kırmızı ve yanan yanağının da elime bir kumaş teması ile süründüğünü hissettim. Ve ellerimi bu sevilen, sevilmeyi yadırgayan ellerimi, kendisine bıraktım. Bir raşe vücudumu kapladı. Ellerim benim olmaktan çıktı. Kafam müsterih bir iklime çekildi, düşünmekten ürktüm. Neden sonra sevilmeye alışmamış bir insan ruhu ile ellerimi yanaklarından çektim.

Yok, dedim. Heyecanlanma. Bu paranın, sana verdiğim bu paranın ne ehemmiyeti olabilir. Bırak, yapma.. utanıyorum.

-Bana verdiğin para için değil. Vallahi para için değil. Dinim hakkı için, inan vallahi para için değil. Dinim hakkı için.

Avlusunun otları taze kesilmiş, minareleri çimenlerin üzerine akmış, kubbeleri yakın çarşılara dökülmüş, sessizlik ve esrar dolu İstanbul camilerinden bir tanesinin avlusunda idik. Bir öğle üstü idi. Fırsat buldukça, canım sıkıldıkça, kafamın içine başka bir benlik sokuldukça insanları sevmek için; bir uzlet içinden, bir yoksulluk ve kimsesizlik içinden; bir varlığın ve bir kimsenin karışıklığını daha iyi duyabilmek için daima melankolik köşeler arardım. O zaman küçük kumruların gezindiği cami sundurmalarında düşünür; İstanbul’a, bu köprülerin ve sefillerin ve vapurların birbirini düşündüğü, birbirini çağırdığı İstanbul’a bakar kalırdım.

Cami avlularında hiçbir zaman yalnız kalmadım. Belki benim gibi aynı hisle dolu birkaç insanı, bir servisin veya bir çınarın veyahut da bir kubbe gölgesinin içine uzanmış buldum.  Fakat bugün kendisine para verdiğim insana hiçbiri arkasına bir hafta ve sonra muhtelif fasıllarla bir bahar, bir yaz, orada rast geldim. Bana artık öyle geliyordu ki, bir gün, hasretini uzaktan çekmeği, ve kendisini senelerce görmeyip de günlerden sonra bir gün görmeği özlediğim bu şehri terk etsem, senelerden sonra döndüğüm zaman onu gene bir kubbenin, bir servinin gölgesinde bulacağımı sanırdım.

O kadar birbirimize alışmıştık. Arka üstü yatardı. Ellerini, dumanlı, kumral saçlarını döküldüğü ense çukuruna kenetlerdi. Gündüz yıldızları görür gibi, gök yüzünde düşünürdü. Kafası bir Yahudi’nin kafası kadar ticari entrikalarla dolu idi. Yazdı… Bir karpuz sergisi açabilmek için projeler yapmakta idi. Cins karpuzlar rüyalarına giriyordu. Fakat çalışmamak… Ah çalışmamak! Başlayan yazın bütün güzelliğini görebilmek arzusu iradesiyle çarpışmıyordu bile. Arzusu iradesini almış, birlik olmuşlar, dost olmuşlardı. Beraberdiler. Bütün gün ayrılmıyorlardı. Yalnız rüyalarında birbirlerine bir lahza ayırıp tokatlaşıyorlardı.

Bir adım ötemizde kaynayan yaza karşı, gölgenin ve bir orta zaman rutubetinin içine gömülüp karpuz sergisinin projelerini yaptık.

Tekirdağ karpuzlarını en arkaya dizeceğiz. Sağlamcı ve pazarlık yapmayan müşterilere onlardan… Sonra, öne kocaman siyah karpuzlardan koyacağız. Bunlar kalın kabukludur ve daima kırmızı çıkarlar. Fakat çabucak kof cevizlere dönüşürler. Vodina kavunları en iyi cinstir. Kokuları dışında değil, içindedir. Bu çitili, üzerleri çentikli, kokulu kavunlar yumuşayıverirler: eziliverirler. Onları çabuk sürmelidir. Ne bahasına olursa olsun onları elden çıkarmalıdır. Birdenbire hararetlenir:

-Küçük bir çırak tutmalıyız, derdi. Çıraksız iş görülmez. Bıçkın bir çocuk buluruz, kapkara bir şey olur. En küçük bir pıtırtı, faraza bir karpuzun olup olmadığını anlamak için üstü fiskelendiği zaman çıkan sesten bile uykusundan uyanan atik bir çocuk bulmalıyız. Karpuz sergisinin bütün işi o çocuklardır.

Yalnız böyle bir çırak bize daha iyi çalışmanın, dil dökmenin, geniş olmanın, iş bittikten sonra türkü çağırıp cigara savurmanın lezzetini verebilir.

Ben –Yok derdim. Önce çıraksız çalışmalıyız. Ona masraf ister.

Gene birdenbire sözümü keser:

-İstemez, derdi. Ben kendi ekmeğimi onunla paylaşırım sana ne. Ziyanı yok patron sen ol. Sen iki pay al, ben bir pay. Bu bir pay çırakla bana yetişir.

-Pekala.

Ertesi gün onu gene bir kubbenin altında elleri ensesinde arka üstü düşünür bulurdum.

-Çırak yarın hazır, derdi.

Ağustosun öyle bir gününde idik ki yaprak oynamıyor. Çok berrak ve sıcak bir hava sesleri uzaklardan bize getiriyor. Ta Kumpakı sahillerinde yıkanan insanları düşünüyordu.

-Haydi gidelim Kumpayı’ya, dedim. Bir kenarda denize gireriz.

-Ben sabahleyin gittim, dedi. Sen istersen git bir banyo yap, gel ben bir çırağı bekliyorum.

-Paralar dedim.

-Bitti mi dedi.

-Bende metelik yok.

-Bana verdiğin para duruyor dedi. Bu para bize yeter de artar bile. Ben Kumkapı sahiline yollandım. O arka üstü yattığı yerden sağ tarafına döndü. Gözlerini kapadı.

Ben bir minare gölgesinden güneşe doğru adımlarımı ağırlaştırırken arkamdan bağırdı:

-Haci bey! dedi. Yarın sabah altı buçukta Beyazıt havuzunun kenarında ol.

-Olur, olur.

Saat ona doğru Süleymaniye’nin avlusuna vardığım zaman kimsecikler yoktu. Bir adam güneşin altında soyunmuş çamaşırlarında bir şeyler arıyordu.

O zannettim. Değildi. Akşama doğru idi. İkindi namazını kılmıştım. Sundurma’nın önünde düşünmekle uyumak arası bir halde meltem çıkmasını bekliyordum. Ter içinde gözüktü. Tıraş olmuştu. Siyah bir fanila giymişti.

-Niçin altı buçukta gelmedin? dedi.

Ve beni uykumdan çekip alarak sürükledi. Karpuz sergisine vardığımız zaman güneş altında bu kadar hızlı yürümekten şakaklarım zonkluyor. Vücudumun çoktan beri akmamış bir terle yumuşamış kaşınıyordu. Pis bir hasırın üzerine kırk elli tane karpuz dizilmişti. Küçük hakikatten duman gibi kara saçlı tuhaf bir çocuk bu küçük karpuzların önünde haykırıyordu:

-Çeyreğe, çeyreğe!… elini mi kestin baba! Param olsa da ben de yesem!

Karpuzların bazılarına nereden düştüğü meçhul bir güneş vuruyor. Ve sokağın başından bir vantilatörden eser gibi bir meltem esiyordu.

-İşte dedi, bizim sergi de böyle olacak.

Sonra indiğimiz yokuşu ağır ağır çıktık. Kararan güne karşı bir karpuz sergisini düşündük.

“Bir karpuzun üzerine mumu yakardık. Mum kara ve kocaman karpuzun üstünde ağustos gecelerini sallar dururdu. Çırağımız önce küçük hurda bir karpuzu kesmiş yemiş; sonra kocaman bir karpuza başını koymuş uyumuş olurdu. Arkadaşım hala Tekirdağları kara beneklerden, kara benekleri alacalardan, Vodinaları, topatanlardan ayırırdı. Bazen bir topatan kavununu eline alır ve bana döner:

-Bu başka cins topatan, derdi. Bunu ayrı koyalım. Bu kışa dayanır. Kışın bile çürümez, yumuşamaz. İçi buz tutar. Kışın soba kenarında bunu kesmek lazımdır. Ilık suya koymalı ve bir müddet ılık suda kaldıktan sonra kesip yemelidir. Tadına doyum olmaz.

Sonra her iş biter. Simsiyah külhanbey gömleğini çıkarır. Ceketini serginin tahtasına çakılmış bir çividen alır. Omuzlarına bırakır.

-Haydi gidelim, derdi. Köprüden biraz vapurları seyredelim. Hem hava almış oluruz.

(Sarnıç, 1939)

KAYNAKÇA: Mahmut Alptekin / Bir Öykü Ustası Sait Faik Abasıyanık (1976), Fethi Naci / Bir Hikâyeci: Sait Faik – Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009) –  Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) – Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013), “Abasıyanık, Sait Faik”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, İstanbul 2003, I, 3-5.

 

 

 

Paylaş