HAYATI

Öykü ve deneme yazarı, eleştirmen. 10 Eylül 1960 günü Kırıkkale’de dünyaya geldi. Gülsüm Hanım ile işçi Gazi Tosun’un oğlu. İlk ve orta öğrenimini Kırıkkale’de tamamladı; Gazi Üni. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. 1988’den beri Sayıştay denetçisi. Ankara’da yaşıyor; evli, bir çocuk babası. İlk öyküsü (“Yangın”) 1983’te Aylık Dergi’de çıktı. Öykü ve sinema yazılarını Hece, Dergâh, Eşik Cini ve kitap-lık dergilerinde yayımladı. Öykülerinde, “İmgelere ve çağrışımlara yaslanan bir ifade” kullandı (M. Kutlu). Öykü eleştirisi ve incelemeleriyle tanındı.

ESERLERİ

Öykü:

  • Küller ve Uçurumlar, Ank.: Hece, 1998
  • Otuz Üçüncü Peron, Ank.: Hece, 2005

Deneme:

  • Hayat ve Öykü, Ank., 1999
  • Film Defteri, İst., 2005.

İnceleme:

  • Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören, İst.: İz, 1996
  • Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu, İst.: Dergâh, 2004

ESER ÖRNEKLERİ

AYNALAR SIRLAR’DAN

Boğaz’daki renk ve ışık oyunlarını, kıyıdaki mevsim değişimlerini gözlemeyi severdi. Burada bahar, insanın içini coşturan oynak bir şarkı gibi gelir, mor salkımlara, manolyalara, çitlembiklere, fıstık çamlarına değer, hemen orada erguvanları tutuşturur, kırmızı ateşler, yeşil cümbüşler, kahverengiler, Boğaz’ı boydan boya kaplardı. O güzelim bahçelerde evler, renkler arasında yiter giderdi. Ardından sonbahar gelir, bu görüntüler solar, solar, her şey yağmurlara teslim olur, dökülen sararmış yapraklar yol mazgallarını tıkar, insanın içinde bir şey kırılır, giden bir trenin ardından ne yapacağını bilemeyen bir yolcu gibi uzak ve derin bir boşlukta asılır kalırdı bakışlar. Tıpkı bir canlı gibiydi manzara. Doğan, büyüyen, nefes alan bir canlı. Yıllarca, bu nefes alışlara, doğum ve ölüme, kayboluş ve ortaya çıkışlara şahit olmuştu.

Doğadaki bu değişimleri resme aktarmak, ondaki ritmi, canlılığı yakalamak için çırpınıp durmuştu. Tuvalin başına geçer, uğultulu ormanları, sararmış buğdayları, dumanlı dağları çizer, çizerdi. Nehirler, göller, sis basmış ovalar onu coştururdu. Oraya, tuvale bir ışık çizmek istiyordu. Kimi zaman ürperten, kimi zaman hayal âlemlerinde gezdiren bir ışık. Yıllarca leylâkların, turkuazların, pembelerin peşinden bu ışığı yakalamak için koşmuştu. Elini ışıl ışıl yapraklara, çiy tanesine uzatıyor, saatlerce derenin uğultusunu dinliyordu. Doğanın ritmi onu şaşkına çeviriyordu. Ama yıllar geçmiş, rengi, ritmi, o ışığı tuvale aktaramamıştı bir türlü. Oysa o, eşyaların, bitkilerin, doğanın üstünden örtüyü kaldırmak ve ışığı ortaya çıkarmak istiyordu. Ne var ki ortaya ışık değil, cırtlak renkler ve kaba saba doğa taklitleri çıkıyordu. Canlılık ve gerçeklik yoktu resimlerde. Artık fark etmişti: tabiat izah edilemezdi. Çünkü her şey akıyordu doğada; renkler, gölgeler, ışık. Tutmak ne mümkündü? Bir yaprak sabah başka, öğle başka, akşam bir başka renge giriyordu. Yaptığı enstantaneye bir kuş giriyor, bir çocuk çıkıyor, her şey yeni bir şekil alıyordu. Çerçeveliyor, ten orada kalıyor, tam karşısında, tuvalde ona bakıyor ama ruh onu bırakıp gidiyor, ortada malzemeden, boyadan bir yığın renk kalıyordu. Canlılık, ritim gidiyor, ten orada çırılçıplak ona kalıyor, o ruha değemiyordu. Hayır, ruhu boyayamıyor, çırılçıplak açıkta kalıyordu.

KAYNAKÇA: H. Su, “Modern Hayatın Bahtsız Çocuklarının Öyküleri”, Hece, S. 22 (Ekim 1998); C. Şakar, “Necip Tosun’la ‘Küller ve Uçurumlar’ Üzerine” (söyleşi), aynı yerde; M. Mutlu, “İki Hikâye Kitabı”, Yeni Şafak, 28 Temmuz 1998.

Paylaş