HAYATI

Saz şairi. Asıl adı Mehmet. 1807’de Kayseri, Everek’te  (bugün Develi) dünyaya geldi. 1866’da Everek’te yaşama veda etti. Burada toprağa verildi. Everek kasabasında bir mahalle imamı olan Cafer Efendi’nin oğludur.

İki yıl kadar medrese öğrenimi gördüğü bilinen Seyrani, Abdülmecit döneminde bir süre İstanbul’da bulundu, ama kimi devlet adamlarını hicvettiği için cezalandırılmak üzere arandığı sırada bir hemşehrisinin yardımıyla kaçtı ve Everek’e döndü. Yaşamını yoksulluk içinde geçirdiği biliniyor. Onunla ilgili mankabelerden, memleketine döndükten sonra asabi heyecanlar geçirdiği, garip kılıklara görerek sokaklarda dolaştığı öğreniliyor.

Bir şiirinde Nakşibendi olduğunu dile getiren Seyrani’de, daha çok Bektaşilik etkisi sezilir. Dünya karşısında almış olduğu tavır da, bu doğrular. Divan şiirinin geleneklerine bağlı kalarak aruz ölçüsü ile yazığı şiirler, dilinin yabancısı sözcükler ve tamlamalarla dolu olmasının yanı sıra söyleyiş kusurları ile de doludur. Seyrani’nin asıl başarısı, aşık tarzında yazdığı şiirlerinde görülür. O, çalkantılar içinde, çelişkilerin egemen olduğu bir toplumsal durumun ve yüzeysel değişimlerle çözüme ulaşılmak istenen bir tarihsel dönemin insanıdır. Bu nedenle yerine gerçekleşmiş bir devlet otoritesi ve muntazam bir teşkilat konmadan eski yarı feodal sistemin yıkılmasından doğan buhran, inançlarından sarsılmış cahil bir efkarı umumiyenin hoşnutsuzluğu eserinin asıl şahsi tarafını yapar. Seyrani’nin toplumsal olana yönelik hicivlerinin, alışılmış hiciv anlayışının dışında tutmak gerekir. Başkaldırıya varan tutumu, tek tek kişileri aşarak, yönetici sınıfı ve giderek padişahı hedef alır. Üstelik bunu tarihsel ve toplumsal gerçeklikten yola çıkarak yapar.

Tanzimat aydınlarının hürriyet kavramı çevresinde yoğunlaşmalara karşılık Seyrani, adalet kavramını ön planda tutar. Adaletsizliğe başkaldırır. Ama Seyrani’yi, yalnız bir hiciv ustası olarak görmemek gerekir. Şiirine yön veren isyan duygusu, kendi bireysel maceralarıyla da birleşerek genelleşir ve geniş bir hayal gücü ile gerçeği kavrar.

Seyrani’nin asıl kudreti, aşık tarzının yorulmuş olan dilini, günlük işlere dökmek sureti ile hiç beklenmedik bir şekilde tazelemiş olmasından gelir. Koşma, semai  ve nefeslerinde görülen bu dil ve anlatım yenilikleri, söyleşindeki uyum, geniş bir hayal gücü, benzetme ve buluşlarındaki ustalık, Seyrani’yi XIX. yüzyılın en önemli şairlerinden biri yapar.

ESERLERİ

Seyrani’nin şiirleri ilk olarak Everekli Müftizade Ahmet Hazım tarafından bir önsözle birlikte Sanihat-ı Seyrani (ya da Seyrani Baba Divanı, 1921’de) adı ile yayımlandı. Daha sonra Haşim Nezihi Okay ve Cahit Öztelli yaşamı ve sanatı ile ilgili bir incelemeyle birlikte şiirlerini yayımladı.

ESER ÖRNEKLERİ
SEYRANİ ŞİİRLERİ*

I

Asırda acayip iler çoğaldı
Bilmem bu işleri kimler ediyor
Dünyayı pek rezil köpekler aldı
Gelen ümeraya karşı gidiyor

Biraz bahsedeyim ahl-i zamandan
Yaşlılar aşağı düştü yamandan
Aralık itleri olmuş kumandan
Uyuz it kurtlara kumand’ediyor

Buğday unu beğenmiyor enikler
İplikten aşağı düştü ipekler
Hep sedire geçti itler köpekler
Hanedan ayakta hizmet ediyor

Koltuk kılı fark olmuyor sakaldan
Tüccarlar aşağı indi bakkaldan
Aslanlara çoban düşmüş çakaldan
Şimdi aslanları çakal güdüyor

Sarhoşlar çoğaldı kalmadı ayık
Bu asır böylece hallere layık
Müzevirin adı muhbir-i sadık
Şimdi kişi bildiğine gidiyor

Şahinler yurdunu tuttu yarasa
Baklava yerine geçti pırasa
Şimdi rağbet deyyus ile terese
Zamane bunlara rağbet ediyor

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler
Babasına akıl öğretiyor çocuklar
Yumurtadan burnu çıkan cücükler
Horoz oldum diye cık cık ediyor

Küçükler büyüğe cevap geydirir
Tatlıyı insana acı yedirir
Seyrani zamane böyle dedirir
Şimdi kişi bildiğine gidiyor.

II

Eyvah fukaranın beli büküldü
Medet ticaretin gücüne kaldık
İyiler alemden göçtü çekildi
Bizler zamanenin piçine kaldık

Rüşvet ile yazar hakim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini şer’i sünneti
Bozulduk sikkenin tucuna kaldık

Sene iki yüz altmış tamam
Okunur ezanlar boş bekler imam
Seyrani bu nutkun sonu vesselam
İnanın dünyanın ucuna kaldık

III

Mahkeme meclisi icat oldu
Rüşvet çeşmesi akmadığından
Kaza bela ile alem dolduğunu
Kazların kadıya uçmaklığından

Selefin rüşvete hüccet yazması
Halefin anlayıp hükmün bozması
Yıkılan binanın birden tozması
Asıl sermayenin topralığından

Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabetleri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından

Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
Çobanın sütedir koyun güttüğü
Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumuşaklığından

Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
Balık baştan kokar bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından

IV

Edelim nazm ile bir hoş nasihat
Dinlesin talib-i destan olanlar
Verirse de nazmım cahile sıklet
Kadrin bilir sahib-i irfan olanlar

Görmüş yok cihanda cahilden vefa
Vefa umup etme kendine cefa
Olur mu insana zehirden şifa
Fikr etsin gönülden ihvan olanlar

Sultan ise koyma boynunda vebali
Her işin sonunda var elbet zeval
Bir mezaristana git eyle su’al
Kimdir o hak ile yeksan olanlar

Alırsın rengini yeşili morlu
İlletin yok iken olursun çorlu
Kılıç vuran düşman olursa zorlu
Kurtulmaz mı süngü kalkan olanlar

Niçin garib oldu hükm-i şeriat
Kadının müftünün yediği rüşvet
İçkiden zinadan cahile nevbet
Vermiyor hafız Kur’an olanlar

Kimsenin kimseye yoktur sayesi
Katıldı sütlere cehlin mayesi
Tilkiye verildi aslan payesi
Tilki gölgesinde aslan olanlar

Küçük lokma ile dolmaz avurdu
Ne yaman insanı kastı kavurdu
Cihanın külünü göğe savurdu
Geçti sadarete hayvan olanlar

Herkes belasını azdı da buldu
İnsanda evvelki sadakat ne oldu
Eski sarayları beğenmez oldu
Yere sığmaz oldu sultan olanlar

Bizleri bu ateş haşre dek yakar
Sanma şimdi sular engine akar
Boşuna zannetme gırtlağa çıkar
Ecelden kalbine ferman olanlar

Çarh-ı felek kadim dönüp öğünmez
Dönerse de daha iyiye dönmez
Yedi derya suyu dökülse sönmez
Bu zulmün narından suzan olanlar

Seyrani kamiller ta’nın elyesin
Cahiller nutkunu zemmin eylesin
Bundan a’la destan yapıp söylesin
Şa’irlikte merd-i meydan olanlar.

KOŞMA

Susturdu sazları fennin rübabı
Bu rübap şeytanı cinden çıkarır
Ateş söyle dursun, tütün azabı
Tilkiyi çakalı inden çıkarır

Evlat alim olmaz okutmayınca
İplik gömlek olmaz dokutmayınca
Ayılar et yemez korkutmayınca
Yallılar ölüyü sinden çıkarır

Ey Seyrani, var mı sözün hatası?
Bulunmaz dünyanın elbet ötesi
Ermeninin, Rumun yağlı ketesi
Kaypak Müslümanı dinden çıkarır

TÜRKÜ

Şu kimsesiz sahralarda
Diken oldu gülüm benim
Oğrun oğrun tenhalarda
Ağlamaktır halim benim

Dülü dikene katalı
Diken elime batalı
Yar beni yardan atalı
Felek büktü belim benim

Arı geçmez çiçeğinden
Çiçek geçmez peteğinden
Pir erenler eteğinden
Kesme, Rabbim, elim benim

Yedim acı teresinden
İçtim kanlı şiresinden
Seyrani! Gam deresinden
Cuş eyledi selim benim

DESTAN

I

Edelim nazm ile bir hoş nasihat
Dinlesin talib-i destan olanlar
Verirse de nazmım cahile sıklet
Kadrin bilir sahip irfan olanlar

Görmüş yok cihanda cahilden vefa
Vefa umup etme kendine cefa
Olur mu insana zehirden şifa?
Fikr etsin gönülden ihvan olanlar

Sultan isen koyma boynunda vebal
Her işin sonunda var elbet zeval
Bir mezaristan git, eyle sual
Kimdir o hak ile yeksan olanlar

Niçin garip oldu hükmü şeriat
Kadının, müftünün yediği rüşvet
İçkiden, zinadan cahile nöbet
Vermiyor hafız-ı Kur’an olanlar

Küçük lokma ile dolmaz avurdu
Ne yaman insanı kastı kavurdu
Cihanın külünü göğe savurdu
Geçti sadarete hayvan olanlar

Alırsın rengini yeşili morlu
İlletin yok iken olursun çorlu
Kılıç vuran düşman olursa zorlu
Kurtulur mu süngü, kalkan olanlar

Kimsenin kimseye yoktur sayesi
Katıldı sütlere cehlin mayesi
Tilkiye verildi aslan payesi
Tilki gölgesinde aslan olanlar

Herkes belasını azdı da buldu
İnsanda evvelki sadakat n’oldu?
Eski sarayları beğenmez oldu
Yere sığmaz oldu sultan olanlar

Seyrani! Kamiller ta’nın eylesin
Cahiller nutkunun zemmin eylesin
Bundan ala destan yapıp söylesin
Şairlikte merd-i meydan olanlar

II

Evvel giymez iken ipek mintanı
Geyersin eğnine çul yavaş yavaş
Feragat kıl bırak aşkü sevdayı
Olma bir dilbere kul yavaş yavaş

Heder olsa bir pul için her demin
Muhannet babına basma kademin
Emsaliyle konuşmayan ademin
Altun ismi olur pul yavaş yavaş

Soyumdum libasım oldum uryani
Seyrettim köşeyi çarhı devranı
Bu dünyanın işi bitti Seyrani
Başına bir çare bul yavaş yavaş

III

Muhabbet küpünün olsam şarabı
Yar beni doldurup içer mi bilmem
Mamur olmak için gönül harabı
Bir mimar eline geçer mi bilmem

Aşıkın olmaz mı çile çekmezi
Çilenin olmaz mı boyun bükmezi
Helal süde katan haram pekmezi
Seçmek murad etse seçer mi bilmem

Bülbüle gül yarar deveye diken
Çiledir aşıkın boynunu büken
Tarlasına haram tohumu eken
Helal mahsulün biçer mi bilmem

Kimi mevlasına kefen biçmiyor
Kimi helal rızık yiyip içmiyor
Yavrusundan köpek bile geçmiyor
Hak Seyrani’sinden geçer mi bilmem

IV

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikile dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim dediğin böylece ezel
Aşkımın bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani’nin gözü gamla yaş imiş
Denim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

VI

Hüsne mağrur olma ey yüzü mahım
Niceler yokuştan inişten geçti
Kar etmedi sana feryad ü ahım
Tir-i ahım kuh-ı Keşiş’ten geçti

Seni bi-mürüvvet seni bi-vefa
Kim kime etmiştir ettiğin bana
Şimdi de yar olmak istersin amma
Nideyim sevdiğim iş işten geçti

Benden sana izin ey gözü afet
Var kimi istersen eyle muhabbet
Şimden geri sen sağ ben de selamet
Seyrani bu alışverişten geçti

VII

Everek şehrinde gördüm bir güzel
O da düşmüş bir kötünün eline
Ol hak-i payine yüzümü sürdüm
Salınıp giderken kendi iline

Yüz yüze ras geldim günlerde bir gün
Cennetten etmişler dünyaya sürgün
Kötüye düşmüş de gönülü kırgın
Hayran oldum tatlı güzel diline

Selamı verince eğlendi biraz
Atardı ağzına uğrunca çerez
Dudağının rengi sultani kiraz
Hiçbir gül benzemez kendi gülüne

Karşıma geçmiş de gözünü sürer
Sanki Seyrani’nin bağrını ezer
Saçının bir teli bin cana değer
Bin kız kurban olsun böyle geline

VIII

Kırk birinde her hevesim yitirdim
Kırk beşinde bağdaş kurup oturdum
Ellinden göçüm çeküp götürdüm
Vadesi yetmişe döndürdün felek

Elli beşte senetlerim yazdırdın
Altmışımda her düzenim bozdurdun
Altmış beşte kemiklerim ezdirdin
Beni sübyanlara döndürdün felek

Aşık Seyrani’yi yakıp yandırdın
Hakkın rahmetinden verip kandırdın
En sonunda Azrail’i gönderip
Beni doğmamışa döndürdün felek

IX

Ey ağalar derdim kime yanayım
Gönül düştü bir gözleri mestane
Taze civane
Hüsnüne söz olmaz medhi sezadır
Getirmez mislini binde bir ane
Fani cihane

Zeban kelamından oldum dertnak
Aceplemen beni etse sine-çak
Etmek için üftadelerin helak
Takar sim anca meyane
Kasdı var cane

Cihan içre kalbim daim mükedder
Lütfunu olmadı görmek müyesser
Hatırım incidir ol mah-ı enver
Ne gelirse söyler gonce dehane
Şirin zebane

Canlar kan eyledi ol çeşm-i mestim
Kulunun babında bağlıdır destim
Seyrani’ye yazık değil mi dostum
Ettiğin sitemler gelmez beyane
Alsam lisane

X

Dost kapısı kilididir doğruluk
Dosta inayeti elden bırakma
Doğru olmayanın sonu uğruluk
Olur feraseti elden bırakma

Mısır’da Firavun yapıp mezarlık
Bekler iken neye vardı pazarlık
Tanrılık davasın ettirdi varlık
Aza kanaati elden bırakma

Top kurarlar kaledeki bedene
Atarlar gülleyi gelip gidene
Kamil isen sana kemlik eden
Eyle mürüvveti elden bırakma

El küpüne el turşusu kurucu
Var Seyrani olma aslın sorucu
Sen ol şer düşleri hayra yorucu
Hakk’a ibadeti elden bırakma

*Seyrani, divan ve tekke tarzında gazeller de yazmış olmakla beraber, koşma, türkü ve destanları orijinaldır. Bu şiirlerinde lirik bir ruhla birlikte alaylı ifadeler ve çok acı sosyal tenkitler vardır. Seyrani, saz şairlerimizin, duygu, fikir ve ifade bakımından modern ruha en yakın olanıdır.

KAYNAKÇA: Ali Çatak, Seyrânî Mehmed: Bütün Yönleriyle Seyrânî, Kayseri 1992; Nurettin Öztürk, “Seyranî’nin Mahlası ile Dinî ve Fikrî Kimliği Arasındaki İlişki Üzerinde Bir İnceleme”, Kayseri ve Yöresi Kültür, Sanat ve Edebiyat Şöleni (12-13 Nisan 2001): Bildiriler (haz. Mustafa Argunşah v.dğr.), Kayseri 2001, II, 631-636

 

 

 

Paylaş