HAYATI

Şair ve yazar. 7 Ocak 1869’da Cisr-i Mustafa Paşa’da [(bugün Svilengrad, Bulgaristan) dünyaya geldi. 30 Aralık 1949’da İstanbul’da yaşama veda etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Babası Arnavutluk’tan Debre-i Bâlâlı Hoca Mehmed Tevfik Efendi, annesi Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’da bir konağa satılan Çerkez asıllı Münîre Hanım’dır. Feylesof lakabıyla tanınır.

Öğrenimine 1876’da Sion Mektebi’nde başlayan Rıza Tevfik Bölükbaşı, bir süre Galatasaray Sultanisi’nde okudu; 1887’de girdiği Mülkiye Mektebi’nin üçüncü sınıfındayken okuldan kovuldu. 1891’de Tıbbiye Mektebi’ne kaydoldu; olaylarla dolu bir öğrencilik hayatından sonra 1899’da buradan mezun olabildi ve Karantina İdaresi’nde çalışmaya başladı. II. Meşrutiyet sırasında Edirne mebusu olarak Osmanlı Mebusan Meclisi’nde bulundu. 21 Kasım 1911’de Damat Ferit Paşa ve Dr. Rıza Nur tarafından kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın idari meclisi üyeleri arasında yer aldı. Mütareke döneminde bu partinin iktidara geçmesi üzerine 1918’de Maarif Nazırlığı ve 1919’da Devlet Şurası reisliği görevlerine getirildi.

Rıza Tevfik Bölükbaşı, 1912’de seçim bölgesi Gümülcine’de İttihatçılar tarafından fena halde dövüldü. 1914-18 arasında politikadan uzaklaştı ve tekrar Karantina İdaresi’nde çalışmaya başladı. Bir süre Istılahat-ı İlmiye Encümeni’nde çalıştı. 1918’de Tevfik Paşa kabinesinde maarif nazırı olarak tekrar politikaya döndü, aynı zamanda Darülfünun’da dersler vermeye başladı. Damat Ferit Paşa kabinesinde iki defa Şûra-yı Devlet reisliği görevinde bulundu. 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyette yer alması dolayısıyla yapılan aleyhte nümayişler üzerine Darülfünun’dan istifa etmek zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasından sonra Kasım 1922’de memleketi terk etmeyi uygun buldu. Daha sonra Yüzellilikler listesine alındı. Emir Abdullah’ın daveti üzerine Ürdün’e gitti ve orada on yıldan fazla çeşitli görevlerde bulundu.

Şair olarak asıl ününü 1913’ten sonra yayımladığı divan, koşma ve nefes tarzındaki şiirlerle kazanan Rıza Tevfik Bölükbaşı, küçük yaştan itibaren halk kültürü içinde yetişen şair, sanatçı kişiliğiyle gelenekten ustaca yararlanmış ve bu konuda kaleme aldığı yazılarıyla da şiir estetiğini gelenek içinde sağlam bir yere oturtmuştur. Aynı zamanda oldukça zengin bir felsefe birikimine sahip olan Rıza Tevfik bu alanda da çeşitli makale ve kitaplara imza atmıştır. Abdullah Uçman, tasnif ettiği Rıza Tevfik Arşivi’nden yararlanarak birçok makale ve kitap yayımlamıştır. Bazı eleştirmenlerce Rıza Tevfik’in halk şiir geleneğine öykünen koşma ne nefeslerinde bu şiir kaynaklarından esinlenerek yeni bir birleşim ve yaratış çizgisine ulaşamadığı dile getirildi.

ESERLERİ

Şiir:

  • Serâb-ı Ömrüm, Lefkoşa: M. Fikri Mtb., 1934 (2. bas. İst., 1949)

Anı:

  • Biraz da Ben Konuşayım, (haz. A. Uçman) İst.: İletişim, 1993

Diğer:

  • Les textes houroufis, (C. Huart’la) Leiden, 1909
  • Felsefe Dersleri (I. Kısım, Mebhas-ı Marifet), İst.: Kader Mtb., 1330/1914
  • Mufassal Kamus-ı Felsefe, 2 c., İst.: Maarif-i Umumiye Nezareti, 1916, 1920
  • Abdülhak Hâmit ve Mülahazat-ı Felsefiyesi, İst.: Kanaat Mtb., 1334/1918 (yb haz. A. Uçman, İst.: İÜEF, 1984)
  • Mabadettabiiyat Deslerine Ait Vesaik, İst.: Darülfünun Mtb., 1335/1919
  • Mabadettabiiyat Dersleri, İst.: Darülfünun Mtb., 1336/1920
  • Estetik, İst.: Darülfünun Mtb., 1336/1920
  • Rubaiyat-ı Ömer Hayyam, (Hüseyin Daniş’le) İst.: Evkaf Mtb., 1340/1922 (2. bas. 1927)
  • Ömer Hayyam ve Rubaileri, İst.: Ahmet Halit, 1945
  • Tevfik Fikret: Hayatı, Sanatı, Şahsiyeti, 1945
  • Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatı ile İlgili Makaleleri, (haz. A. Uçman) Ank.: Kültür Bakanlığı, 1982
  • Şiiri ve Sanat Anlayışı Üzerine Rıza Tevfik’ten Ali İlmî Fânî’ye Bir Mektup, (haz. A. Uçman) İst.: Kitabevi, 1996
  • Rıza Tevfik’in Sanat ve Estetikle İlgili Yazıları I, (haz. A. Uçman), İst.: Kitabevi, 2000
ESER ÖRNEKLERİ
RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI ŞİİRLERİ

DÖRTLÜKLER

Harb ateşi kainatı yakmış gitmiş;
Bir seyl-i beladır, öyle akmış gitmiş
Hak namına bir mezarlık almış galib,
Mağlub olarak akıbet, bırakmış gitmiş!

II

Zihnimi dolduran bütün şüpheler
Fikir dizisinde birer ilmektir.
Bir feylesof için en büyük hüner
Onları akl ile çözebilmektedir.

BABA NASİHATI

Güzel oğlum, sana bir hoş müjdem var
İzin çıktı; memlekete avdet et!

İstanbul’da Türk olarak doğuşun
Ne mutludur; düşün, şükr-i nimet et!

Bu dünyada sende kaldı ümidim,
Ümidimi heba etme, gayret et!

Vatanında hürmet görmek istersen
Kanununa, töresine hürmet et!

İşe yarar adam olmak şereftir;
Bu maksada sen şimdiden niyet et!

Bir mücevher tarih oldu tembihim,
İcrasına canla başla himmet et!

Çok sevindin bu müjdeye şüphesiz;
Git vatana; sevinç ile hizmet et!

YUNUS EMRE’YE ARMAĞAN

Yüce dağlar ardından
Deniz aşırı geldim.
Evliyalar yurdundan
Selam tapşuru geldim.

Ulu bir şara vardım,
Dosta armağanım var.
Erenlerin bağından
Güller devşirü geldim.

Boz bulanık bir çaydım
Aşk iline baş urdum
Çalkalanıp safa buldum,
Süzülüp duru geldim.

Yunus’un toprağına
Vardım yüzüm sürmeye;
Sildim gönül pasını
Yunuben aru geldim.

Cuşa geldim, çağlarım;
Aşık oldum ağlarım.
Canda coşan esrarı
Döküp taşıru geldim

Rıza Tevfik, Allah’tan
Ayrılma ol dergahtan;
Ben kurtuldum günahtan;
Eğriydim, doğru geldim!

SELMA… SEN DE UNUT YAVRUM

Bir akşamdı, evimizde ecel kanat germişti,
Anneni – bir cellad gibi – vurup yere sermişti.
Ölüm ile pençeleşen bir hayatın güreşi,
Sekiz yıldan sonra dinmiş; nihayete ermişti.
Adalar’ın denizinde batan akşam güneşi
Sönük, ölgün ışığını çamlıklara dökmüştü.
Evde yoktun, sonra geldin, dağda kırda gezmiştin;
Lâkin bilmem bu yokluğu nerden, nasıl sezmiştin?
Güzel ela gözlerine bir öksüzlük çökmüştü,
Gözyaşımda dehşetli bir sır arayan gözlerin,
Issız kalan vicdanıma karanlıklar serperdi.
‘-Baba! Annem nerde? ‘ dedin,hep tüylerim ürperdi:
Hançer gibi ta ruhuma battı yaman sözlerin.
O gün bugün ‘Annem nerde? ‘ diye ba’zı sorarsın,
Gülümserim gözyaşlarım sakin sakin akarken;
Uzaklarda bir şey arar, ufuklara bakarken,
Benim dalgın gözlerimde hayalini ararsın.
O tâli’siz bi-çareyi bak ben bile unuttum,
Gönlümdeki iniltiyi ninnilerle uyuttum.
Unut kızım, sen de unut, anma artık adını;
Yabancıdır bize, sorma o zavallı kadını.
Sorma kızım, sorma yavrum,ben de bilmem nerdedir;
Onu örten kara toprak bir karanlık perdedir.
‘O ağaçlar neresidir? ‘ diye sorma güzelim!
Gel, seninle yapayalnız çamlıklarda gezelim.
O ağaçlar batıp giden güneşlerin gölgesi;
O serviler hayal olan varlıkların ülkesi.
Bak bu yanda daha dil-ber fidanlar var, kuşlar var;
Beyaz, penbe çiçek açmış gelin gibi ağaçlar.
Bahar olmuş bak her yere hayat nuru saçılmış,
Gözyaşların döküldüğü yerde güller açılmış.
Güneş senin, bahar senin, bak sen de bir çiçeksin;
Gül ki, benim küskün gönlüm o gülüşe özensin,
Sessiz dağlar kahkahana cevap versin, bezensin.
Ölüm şeklindeki sırrın ma’nasını düşünme
Gölge gibi bir varlığın ru’yasını düşünme
Sabahı yok, nihayetsiz karanlıklar içinde
-Bir kıvılcım gibi- bir an beliririz, söneriz.
Varlık budur benim için, hatta senin için de;
‘Bir hakikat var mı? ‘ derken bir hayale döneriz.
Nice yüzler gördüm, geçti – ben unuttum- besbelli;
Her çehre bir hayalettir bu süreksiz ru’yada
Unut yavrum, sen de unut! . Bu ölümlü dünyada
Her cefayı unutmaktır bizler için teselli.
Sonbaharın matemini gözlerimde okuma! …

GÖZ AŞİNALIĞI

İsmini bilmezdim, fakat tanırdım
Ne yosma bir çiçek takışı vardı
Kızıl saçlarını ateş sanırdım
Güneş nuru gibi yakışı vardı

Öyledir gün şafak söktüğü zaman,
-Göllere gölgeler çöktüğü zaman!-
Saçını çözüp de döktüğü zaman
Dalda dalga düşüp akışı vardı

Hüsnünde bir eda var ki asiydi
Beni harab eden o edasıydı
Sevdalı gönlümün aşinasıydı
Yüzüme bir şirin bakışı vardı

KAYNAKÇA: R. G. Arkın, Rıza Tevfik (Hayatı ve Şiirleri), İst., 1939; [F.] Kandemir (haz.), Kendi Ağzından Rıza Tevfik, İst., 1943; R. C. Ulunay, Rıza Tevfik (Şiirleri ve Mektupları), İst., 1943; H. Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Rıza Tevfik, İst. 1950; Ülken, I, 406-424; Kaplan, Şiir, I, 175-181; A. Uçman, Rıza Tevfik, İst., 1999; Ş. Aktaş-N. Akbayar, “Bölükbaşı, Rıza Tevfik”, TDEA, I, 464-466; R. E. Koçu, “Bölükbaşı, (Rıza Tevfik)”, İSTA, 3079-3084; A. Uçman, “Bölükbaşı, Rıza Tevfik”, YYOA, I, 329-330

Paylaş