HAYATI

Deneme yazarı ve felsefeci. 15 Ocak 1925’te İstanbul’da dünyaya geldi. Nermi Uygur,  kalp yetmezliği sonucunda 2005’te yaşama veda etti ve İstanbul’da Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Mediha Hanım ile İbrahim Ethem Uygur’un oğludur.

İlkokulu İstanbul’un çeşitli okullarında okuyan Mermi Uygur, 1944’te Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. 1948’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Askerliğinden sonra aynı fakültede asistan olarak çalışmaya başladı. Bu dönemde Latince, Fransızca ve Almanca öğrendi. 1952’de “Wilhelm Dilthey’a Göre Konuca Temellendirmeleri Bakımından Manevi Bilimler Öbeğinin Meydana Getirdiği Bilgi Bağlantısı” başlıklı tez çalışması ile doktora eğitimini tamamladı. Daha sonra Almanya’ya giden Mermi Uygur, burada Köln Üniversitesi’nde fenomenoloji üzerine uzmanlaştı. Ayrıca Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinde araştırmalar yaptı. İstanbul Üniversitesi’ndeki görevini sürdürdüğü dönemde Almanya’da Wuppertal Üniversitesi’nde birkaç yıl mantık, dil, sanat, kültür ve felsefe konularında dersler verdi. Son görev yeri olan Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nden 1988’de kendi isteği ile emekliye ayrıldı.

Yazmaya öğrencilik yıllarında başlayan Mermi Uygur’un ilk yazısı 1960 İhtilali’nden sonraki aylarda Türk Dili dergisinde yayımlandı. Sonraki yıllarda çalışmaları Değişim, a, Felsefe, Arkivi, Yeni Dergi, Türk Dili ve Yeni Ufuklar gibi pek çok dergide yer aldı. Öğrencilik yıllarında Nurullah Ataç’ı ilgi ile izleyen Mermi Uygur, bu dönemde çok sayıda deneme kaleme aldıysa da bu denemelerini yayımlamadı. Yazıları ile Mermi Uygur, kendi deyimi ile edebiyatı felsefeyle, felsefeyi edebiyatla kaynaştırma çabası içine girdi. Mermi Uygur’a göre felsefenin edebiyatla, edebiyatın da felsefe ile uzlaştırılırsa her ikisin de gelişmesi, anlaşılması, benimsenmesi kolaylaşacağı gibi, ele alınan sorunlara da çözüm bulunur. Çünkü her iki alanın da temel konusu, ilgi konusu insandır. Felsefe, dil, düşünce, davranış, şiir, edebiyat, deneme, inceleme insan çevresinde bulunan varlık alanını oluşturan başlıca konulardır.

1996’da yayımladığı Başka-Sevgisi adlı çalışmasında bu kez insanın dünyasına, yaşama alanına, kültür gerçekliğine “sevgi” ve “akraba” kavramlarıyla yaklaşarak, bir tür sevgi fenomenolojisi yaptığı görüldü. “Bu denemede olup bitenler, başkalarının tanıklığı, sevgiye ilişkin sokuluşların somutlaştığı aracı ortamlar artık onun için. Tüm dünya, insan dünyası bu kavramla çerçeveleniyor. Böyle bir tutumun yanı sıra, daha önceki yapıtlarda sık sık ele alınan kavramların yeniden, bu kez ‘sevgi’ özellikle de ‘başka-sevgisi’ bağlamında örtük ya da açık bir biçimde ele alındığı görülüyor: Toplum, tarih, kültür varlığı olarak insan, bunalım, dil, Türkçe, kuram-eylem, deneme-denemeci, okur-yazar, öznellik-nesnellik, yabancı, başka, iç-dış…” (B. Çotuksöken). Son yapıtı Dipten Gelen, birçok yapıtında ipuçlarını verdiği kendine yönelik çözümleyici tavrının ötesinde, onun kendine en çok yaklaştığı metin olarak belirdi (B. Çotuksöken)

Mermi Uygur, Türkçe dışında, Fransızca, İngilizce ve Almanca yayın etkinlikleriyle yalnızca Türkiye’de değil, yurtdışında da özgün bir düşünür ve denemeci olarak adından söz ettirdi. Yazarın, ayrıca Almanca, Fransızca ve İngilizceden felsefe alanında çevirileri de yayımlandı. Uygur’un yapıtları hakkında “Mermi Uygur’un Felsefe Dünyasından” adı ile B. Çotuksöken tarafından hazırlanmış bir de çalışma bulunmaktadır.

PEN Yazarlar Derneği kurucu üyesi olan Mermi Uygur, Türk Felsefe Kurumu ve Edebiyatçılar Derneği onur üyesidir. Uygur, 1959’da “Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu” başlıklı çalışması ile Türk Dil Kurumu Bilim Ödülü ile 1995’te “Tadı Damağımda” ile de Sedat Simavi Edebiyat Ödülünün sahibi oldu.

ESERLERİ

Deneme-İnceleme:

  • Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu, İst.: İÜEF, 1958
  • Dilthey Sosyoloji Düşmanı mıdır, İst.: İÜEF, 1959
  • Bir Felsefe Sorunu Nedir, İst.: İÜEF, 1960
  • Felsefede Temellendirme, İÜEF, 1961
  • Bertrand Russell’ın Felsefedeki Gelişmesi, İst.: İÜEF, 1962
  • Deney, İst.: İÜEF, 1962
  • Felsefe ve Tarih, İst.: İstanbul Mtb., 1962
  • Felsefe Dünyasından, İst.: İÜEF, 1962
  • Felsefenin Çağrısı, İst.: İÜEF, 1962
  • Eğretileme (Metafor) Problemi, İst.: İÜEF, 1962
  • Dilin Gücü, İst.: Baha Mtb., 1962
  • What is Philosophical Question, İst.: İÜEF, 1962
  • L. Austin ve Algı, İst.: İÜEF, 1963
  • Dünya görüşü, İst.: Baha Mtb., 1963
  • Bertrand Russell’in Doğruluk Anlayışı, İst.: İÜEF, 1963
  • Güneşle, İst.: Kitap, 1969
  • İnsan Açısından Edebiyat, İÜEF, 1969
  • 100 Soruda Türk Felsefesinin Boyutları, İst.: Gerçek, 1974
  • Kuram-Eylem Bağlamı: Çözümleyici Bir Felsefe Denemesi, İst.: İÜEF, 1975
  • Dil Yönünden Fizik Felsefesi, İst.: İÜEF, 1979
  • Yaşama Felsefesi, İst.: Çağdaş, 1981
  • Kültür Kuramı, İst.: Remzi, 1984
  • Bunalımdan Yaşama Kültürü, İst.: Ara, 1989
  • Çağdaş Ortamda Teknik: Derlemeler Deyişler, İst.: Ara, 1989
  • İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası: Bir Deneme, Bir Tutam Deyiş, İst.: Ara, 1992
  • Tadı Damağımda (Bir Okur-Yazarın Kitap Okuma Serüvenleri), İst.: YKY, 1995
  • Başka-Sevgisi, İst.: YKY, 1996
  • Salkımlar, İst.: YKY, 1998
  • Dipten Gelen, İst.: YKY, 1999
  • Denemeli Denemesiz, İst.: YKY, 1999
  • İçimin Sesi, İst.: YKY, 2001
  • Eşekler İkindiler Yetişimler, İst.: YKY, 2005.

Çeviri:

  • Tarihte Gelişme ve Krizler (Erch Rothacker’den, 1955)
  • Ahlâk Denen Bilmece (Heinz Eeimsoeth’ten, 1957)
ESER ÖRNEKLERİ

ROMANSIZ YAŞAYAMAM

Kendimi bildim bileli roman düşmez elimden. Hastalı da, yorgunluk da, yalnızlık da çekilir yeter ki roman okuyabilesin. Şimdi yaka paça beni götürseler, yarıda kalacak diye romanlarım bir kez daha üzülürüm. Tuhaf ama gerçek: birkaçını birden okurum. Bazen öyle olur ki, sabahleyin, bir süre Don Quijote’nin yanı sıra Toboso yollarında o belki de var olmayan güzeller güzeli Dulcinea’nın izini kovalarım. Günlük görev gündemini azıcık kolaylayınca da, Prens Mışkin’le oturup emekli İvolgin’in gevezeliklerini dinlerim. Akşamüzeri de, nereden eşmişse esmiştir, evler önündeki demir parmaklığa yaslanır, kat kat otobüslerin gidip geldiği kalabalık bir Dublin caddesinde Bloom’u ararım. Geceleyinse, şu bizim K’nın dünden indiği anlamsızlıklar hanına uğramadan edemem.

Neden bendeki bu romana bağlılık? Can sıkıntısın giderirmiş roman, zaman öldürmeye yarar, eğlendirir, oyalarmış. Her roman değil ama; herkes adına da bir şey söyleyemem. Romana gelinceye dek neler var eğlenmek isteyene. Söz gelişi, film güldürücü değilse bile sinemaya giderim. Dinlenip eğlenmek için arada bir romana başvururum. Pickwick Derneğinin yüce başkanı ve sayın üyeleriyle yapılan bir kent aşırı gezintinin, bilenler bilir, tadına doyum olmaz doğrusu. Gene de ben romana salt aracı gözüyle bakmıyorum.

Diyelim ki düpedüz bir eğlenme aracı değildir, hoşlanma, sanatça hoşlanma da mı sağlamaz roman? Gerçekten de her roman okuyucusu (sözcüğü kullanmadan yapamayacaksak) sanatça denen bu hoşlanmadan payını alır. Romanına göre, okuyucunun içinde bulunduğu duruma göre değişse de, en içten bir sevinme, yücelten bir hayranlık, saygıyla karışık bir sevgi… Eğlence dediğimiz seyirlerin, uğraşıların, oyunların pek kolay kolay sağlayamayacağı şeyler bunlar. Ne var ki yalnızca hoşlanma değil beni romana bağlayan. Orası öyle, hoşuma gitmedi mi roman, bırakıveririm. Ama hiçbir roman da yalnızca devşireceğim tadı düşünerek elime almam. Kendimi yokluyorum da şimdi, beni eskiden beri romana çeken şey sanatça hoşlanmaya indirgenemez diyorum. Aslında başka bir şey, bir dürtü (tam adlandıramıyorum), hoşlanmaya aldırışsız bir kendiliğindenlik beni romana iteleyen.

Ben bir romana başladım mı, daha ilk satırla, yaşamının ta ortasından bir değişme, her şeyimi hızla kaplayan, dünyada uzanmadık hiçbir kıyı bucak koymayan bir değişme bitiverir. “Ishmael deyin bana…” Ben eski yerimde yokum artık. Yeni Bedford limanındayım. Açıldık bile. İşte Nuntucket. Sonra da okyanuslar, gemiler, tayfalar, kaptanlar, deniz canavarları, balinalar, beyaz balina… Her romanla yepyeni bir evrenin içinde duymalıyım soluğumu. Romana kaçıp sığınmayı sevenlerden biri olduğumu sanmıyorum ama. Herkeslerin dilindedir hani: Bütün tek tek sanatlar gibi bir kurtuluş ortamıdır roman. Ölümlülere şu yavan, bıktıran günlük yapıp etmelerden bir sıyrılma olanağıdır. İnsancıkları soylu görüntüler, avuntular, uydurdukları ortamına iletir. Mutsuzluğunu unutmak isteyenlere sağaltıcı bir hava değişimidir… Olmaz öyle şey.

Kim kaçabilir kendinden? Roman bir uyduruksa da insanı insan gerçeklerinden büsbütün ötelere aşırdığı söylenemez. Ben her okuduğum romanla asıl kendime yaklaştığıma inanıyorum. Her biri, çok yanlı gerçekliğimizi belli bir yandan açar bana. Neden söz ederse etsin bana beni, başkalarını, yaşamayı tanıtır. Romancılar varoluşumun nedense benden gizli örtülerini bir bir kaldırır bana. Balzac Eugenie Grandet’yi yazmasaydı gecem gündüzüm bencillerle geçtiği halde nereden bilecektim bencilliği? Kızıl ve Kara olmasaydı benim de öz gelişimimden haberim olmayacaktı. 1984’ün bize tuttuğu aynaya bakmasaydım bu yaşamayla hepimizin nereye gittiğini nasıl kestirirdim ben? Göste Berling’le kuzeyi dolaşmasaydım, en soğuk geçen kışları bile sevemez, bahar gelince de toprağın coşkusuna kapılamazdım ki. Robbe-Grillet “Bak” demeseysi, doğduğum günden beri alışıp kullanageldiğim bin bir nesnenin kendince bir varlığı olduğunu belki hiç göremeyecektim. Gide, Camus, Faulkner, Steinbeck, Pasternak, Huxley, Woolf, Silone, Haçek, Musil… Ya saymadıklarım? Saysam da gün ışığına çıkacak mı sanki?

“Yine sürçtü” diyenler varsa bana, sallantısızca söyleyebilirim, hep “bilgi”den, “bilinç”ten söz ettiğim içindir. “Bilgi edinmek istiyorsan bilim kitapları oku sen, romanı ne yapacaksın. Sanat fizik değildir. Savlı romandan yana mısın yoksa? Roman okuyorum deme öyleyse.” Oysa romana bilim görevi yüklemek ne aklımdan geçer, ne de savlı romanın sanat değerine inanırım ben. Ne var ki “bilgi”, “bilinç” sözcüklerini işe karıştırmadan da roman deyince ne anladığımı anlatamam.

Yaşamayı öğrenirim ben romanlardan. Din kurup yayanlar, felsefe önerenler, yasa koyanlar da yardımcımızdır çok kez yaşamada. Neler edinmeyiz ki onlardan, yaşama tutumumuzu pekiştirir, yaşama üslubumuza çekidüzen veririz. Gene de kalkıp bilimsel bilgiyle özdeş saymıyoruz bütün bu kazançları. Bilgi olmasına bilgi ama düpedüz bilgi diyemeyiz bunlara. Romancıların sunduğu da öyle işte – bilgi ama yaşama bilgisi. Matematik, fizik çeşidinden bir şey değil. Özel, romana özgü bir bilgi tasarımı var gözümün önünde benim. “Bilgelik” deyin isterseniz buna. Öyle bir bilgelik ki bu, kim olursa olsun, yeter ki payabilsin, herkesin dünya görüşünde az çok önemli bir şeyler katar. Böylesine bir okuldur romanlar, ben de yaşamamı yoğururum orada, etkenliklerimin yönünü yöntemini çok kez romanlara borçluyum. En başarılı romancılar en yetkin öğretmenlerim.

Savlı romanları da, roman denecekse onlara, bunun için sevmiyorum işte. Ders verir gibi yazanlardan ne öğrenir ki insan yaşamada kullanılacak? “Bu budur” diye kestirip atan, “Böyle yap, şöyle yapma” diye buyuran, sözde romanını bir yaşama reçetesiymiş gibi sunan, sözde romanının yaşama savaşlarını güvenle güden bir harita olduğunu sanan ne katabilir ki bize? Hele bize bir savı benimsetmek amacıyla, birtakım kahramanlar, çözümlemeler, birtakım tasvirlerle canlandırıp belgelemeye çalışıyorsa, iyiyi istemesine rağmen, çok kez bana bir şey söylemez bu romancı. Bir şey söylemesi için romancı olması gerekir çünkü.

Hangi roman roman olarak iyidir? İyi bir romanın koşulları nelerdir? Romanı nasıl tanımlayabiliriz? – Buracıkta karşılayamayacağım sorular bunlar. Karşılığı var mı yok mu bu soruların, orası da başka şey ya. Gene de bir şey apaçık bence; çeşit çeşit roman var; düşçü, akılcı, gerçekçi, toplumcu, içe dönük; önemli olan zaten romanları çeşitlere göre birbirinden ayırmak değil. Önemli olan şu: roman dediğin bana benden, kimliğimin kuruluşundan, çepeçevre yaşama olanaklarından haber vermeli. Bunu da ancak usta romanı, iyi roman, değerli roman, sanatçı kaleminden çıkmış bir yapıt becerebilir. Öğüttü, kandırmaydı, bilgiçlikti – hiçbiri barınamaz sanatta. Ne denli gizlese de “Ben bütün yaşama sorunlarını çözdüm, yazdıklarımı okuyun, her şey yoluna girecektir” diye düşünen romancılarla alış verişim yok benim. “Şimdi her şeyi anladım”, “buymuş demek” çeşidinden duygu rahatlığına erdiren roman olur mu hiç? Musiki her şeyi unutturabilir insana. Şiir dünyasızlaştırabilir gönlü. Romansa nedenlerle, nasıllarla, belkilerle başbaşa bırakır bizi. Apaçık belirtilmemiş de olsa, sorulardır romanların örgörüsünde en büyük yeri kaplayan. Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra öylesine artmıştı ki tedirginliğim.

Herkesin soruları kendine, kimse kimsenin yerine çözemez onları. Hepimiz sonsuz ayrıntılarıyla kendimize özgü durumların içindeyiz. Çözüm yollarımız ayrı ayrı durumlarımıza göre belirlenmelidir. Nasıl yaşayacağımızı her birimiz kendimiz bulmak zorundayız. İşte bu güç ama kaçınılmaz arayışta romancıların yardımını görmezsek ne olur sonumuz? Gerçi romancıların yaşama yolları bizimkinden başkadır çoğun. Romancının dünyası bizimkinden bambaşka yaşantılarla örülmüş olabilir. Pantagruel’in başından geçenler uzakta çağımızdan. Swann’ların çıtkırıldım çevresi zamanımıza uygun düşmüyor. Robinson Crusoe’nin ada yalnızlığı uygarca yaşama gerçekliğimize aykırı. Gulliver’in şaşırtıcı rastlantılar dolu gezileriyle, çağdaş gezilerle ne ilgisi var bunların? Gene de yaşamama etkiyor romancılar benim. Çünkü hiçbirinden kendi sorunlarıma kesin ve tek yönlü karşılık beklemiyorum. Beklesem de boşuna. Ne romanda derlenebilecek yargıları olduğu gibi uygulama, ne de benzetme kurtarır beni. Romancının ortaya koyduğuna örnek çözüm diye sarılan, batar.

Uyarıp esinleyen bir anlatıdır roman benim için. Her romancım dilde yaşamayı kucaklayıp yansıtmaya çalışır. Olanca girdi çıktısıyla dile çevirmek ister dünyayı – kendi dünyasını, kendi diline. İnsanoğlu belki de en özgü uğraşıdır bu. Öbür canlılardan en belirgin ayrılığımız, zaten dilsiz sürdüremediğimiz yaşamayı dilde yeniden kurmak değil mi? İşte böylesine bir çabanın verimi her roman. Dilin salt anlatı olduğu ortam. Ben özentisiz bezentisiz anlatıdan hoşlanırım, sen süslüsünden; ben kısa tümceleri severim, sen uzunları; ben anlatıda ayrıntıların dağınıklığını yitirmeyen aydınlık isterim, sen alacakaranlık; ben bölgeci değilim, sen bölgeci; ben “konu” aramam, sen ararsın. Ne çıkar bundan roman anlatısındaki sözcükler, gereğince birbirini kovaladıktan sonra. Okumayaveririz birbirimizin okuduğunu. Gene de kimse vazgeçmez kendine bir şey söyleyen anlatılardan. Romancımız konuşurken kulak kesiliriz. Kimsenin aldırışsız kalamayacağı anlatılardır romanlar.

Öyle bir anlatı ki yaşamayı dilde serer gözümüzün önüne. Bize ne denli yabancı gelirse gelsin, ne denli ötelerden seslenirse seslensin, ne denli tek yönlü bir bakışın ürünü olursa olsun yine de insan dünyasından bir haber, insan-varlığımızın bilincine bir ışın, yaşamamızın kaplamına ilişkin bir bildiri. Kuşkuya yer yok bence, bundan ötürü içime işler her biri. Neyi olursa olsun her şeyi algılayışım, etkinliğim romanlarla yoğrulup biçimlenir. Gözümde, elimde, gönlümde, kafamda okuduğum romanların izi var. Romanda anlatılanlar, doğrudan doğruya deney çevreme girmeseler bile, romandaki karşılaşmalar, durumlar, güçlükler, tutkular, davranışlar, yapıp etmeler, insan yaşamasındaki daha da nice ilişkiler, varoluşumun bilincini arttıran evrendeki yönelişlerimi –dediğim gibi- uyarıp esinleyen bir deneme bence. Yaşayışımda ağır basan kararlardan, özdeyişlerden, bağlanışlardan hangisini kazırsanız kazıyın alttan hep, nedenini nasılını bilmesem de, romanlardan özümsediğim bir şeyler çıkar. İnsan-oluşumun önemli dayanağı roman benim için.

Tanıdığım tanımadığım nice okur-yazarı bir türlü anlayamıyorum doğrusu. Hiç roman okumuyor ki bu sayın baylar, bayanlar. Övünenler bile var bununla. Romanların başardığı görevi ağırbaşlılık belirtisi olduğuna inanmışlar bir kez. İşi gücü başından aşkındır çoğunun. Romana ayıracak zamanları yoktur. Ünlü okulları da bitirseler eksik kalmıştır bence yetişimleri. Pek mi aşırı davranıyorum bilmem, romansızlıktan ötürü, daha yaşamadan ölmüşler gibi geliyor bana.

Bir de gençlere roman okumayı yasak edenler var ki, acıyıp geçemeyiz böylelerine. Cezalandırılmalı bu gibiler. Ne bileyim ben, kendileri okuyor da sözüm ona eğitim kaygısıyla esirgiyorlarsa roman okumayı, çekip almalı birbirinin elinden romanı. Roman okumanın da sırası gelecekmiş. Okul çağındayken aklını başından alırmış insanın. Bunalım dönemlerinde hele, tehlikeliymiş roman… Bundan daha saçma bir şey olamaz. (Unutmadan söyleyeyim, yasakçılar yüzünden Altın Eşeği henüz okumadınızsa, okuyun). Tam da bunalım dönemlerinde roman gerekli bize. Okulların en verimlisidir romanlar. Kurallar değil, sezgiler, kesinlikler değil eğilimler, yasalar değil istemler kazanılır bu okulda. Herkes yorum özgürlüğünce yetişir romanlarıyla. Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam.

Güneşle, Kitap Yay. 1969.

KAYNAKÇA:  Necatigil, İsimler, 377; Nebioğlu, 649-650; Kurdakul, Sözlük, 632; Özkırımlı, TEA, IV, 1118; Seyda, 401-414; “Uygur, Nermi”, TDEA, VIII, 473; Karaalioğlu, 590-591; B. Onaran, “Tadı Damağım(ız)da Bir Düşünür ve Yazar: Nermi Uygur”, Cumhuriyet Kitap, S. 273 (11 Mayıs 1995); B. Çotuksöken, Nermi Uygur’un Felsefe Dünyasından Kesitler, İst., 1996; ay, “Felsefe ve Yöntem(i)”, kitap-lık, S. 21 (Mayıs-Haziran 1996), s. 41-42; ay, “Sevgi Dolayımında İnsan”, Cumhuriyet Kitap, 17 Temmuz 1997; ay, “Dipten Gelen ya da Kavramları Aşma Çabası”, Cumhuriyet Kitap, 11 Kasım 1999

Paylaş