HAYATI

Tarihçi. Tam adı Mustafa Naima. 1655’te Halep’te dünyaya geldi. 1716’da Palyo Patras/Mora’da yaşama veda etti. Mezarı Mora’dadır. İlk tahsilini memleketi Halep’te yapan Naima, 1618’de İstanbul’a gelerek Baltacılar ocağına girdi, bir yandan da yıldız ilmi, edebiyat ve tarih alanındaki bilgisini ilerletti. Baltacılar ocağından çırak edilince Kalaylıkoz Ahmet Paşa’nın divan katibi oldu. Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa’nın koruyuculuğuyla sadaret katipliği görevine getirildi. 1700’de Şarihü’l Menarzade Ahmet Efendi tarihinin müsveddelerini temel alarak bir tarih yazmakla görevlendirildi. Eski koruyucusu Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı sırasında da Anadolu muhasebeciliğine atandı. 1704’te haceganlık rütbesi verildi. Çorlulu Ali Paşa’nın sadrazamlığı sırasında ise gözden düşerek Naima, 1706’da Hanya’ya sürüldü. Bir yıl sonra bağışlandı ve İstanbul’a döndü. Yeniden göze girerek 1709’da teşrifatçılığa, kalyonlar defterdarlığı görevine getirildi. 1712’de ikinci kez Anadolu muhasebecisi oldu. Bu görevini 1713’te defter eminliği izledi. 1714’te baş muhasebeciliğe yükseldiyse de kendisini çekemeyenlerin kötülemesi sonucu silahtar katipliğine getirildi. Damat Ali Paşa Mora seferinden dönerken onu defter emaneti vekaleti ile Mora’da bıraktı. Naima, ölümüne kadar Mora’da yaşadı.

Naima’nın Ravzatü’l Hüseyn Hülasat-ı Ahbarü’l Hafikeyn adını taşıyan tarihi, H.1000/1591’den başlayarak h.1070/1659 kadarki olayları kapsar. Vakaları sırasıyla yazan Osmanlı tarihlerinin en önemlilerinden biri olarak kabul edilir. Naima Tarihi’nin 1702’de kaleme almıştır. Yazar, vakaları bizzar gören ve oldukları zamanda tespit eden pek çok kimseden, ayrıca tarih yazan  Şarihü’l Menarzade dışında Katip Çelebi’den, Peçevi İbrahim’den, Vecihi’den, Kara Çelebizade’den ve Tevkii Abdi Paşa’dan yararlanmıştır. Bunlardan aldığı bilgileri tertipleyip tahlil ve tenkide tabi tutarak orijinal bir eser ortaya çıkarmıştır. Naima, tarihinde tarihçilik ve tarih felsefesi yazımından bir yenilik getirdiği söylenemez. Kendi dönemini değil de, kendinden önceki bir dönemi anlattığı düşünülürse, tarihini, vakanüvis tarihleri arasında saymak da yanlış olur. Naima’nın önemi yararlandığı kaynakları iyi değerlendirmesinden, bir bileşime varabilmesinden ve anlatımından gelir. “Renkli tasvirleri, sanatkar bir romancı edası taşıyan tahkiye tarzı, hadiselerin içi yüzünü anlatan tafsilatı, zamanına göre sade, fakat nükteli bir imalı ifadesi sayesinde (Cavit Baysun) çok okunan bir tarihçi olmuştur.

ESERLERİ

Naima Tarihi, pek çok nüshası olduğu gibi dört kez basıldı. İlk basımı İbrahim Müteferrika baskısıdır (2 cilt, 1734). Son olarak yalınlaştırılmış basımı Zuhuri Danışman tarafından 1967’de yapıldı. Bu önemli yapıt Fransızcaya da çevrildi.

ESER ÖRNEKLERİ
NAİMA TARİHİ*

SULTAN İBRAHİM’İN TAHTA ÇIKIŞI

Kapı ağası, Şehzade Sultan İbrahim Han’ın bulunduğu yere varıp:

-Şehzadem, mübarek başınız sağ olsun! Biraderiniz Sultan Murat ahirete gitti. Taht-ı saltanat sizindir. Buyurun!

Dedikte, Sultan İbrahim biraderlerinin neye uğradıklarını görüp Sultan Murat’ın korkusuyla kalbi dolu olmakta:

-Siz bana hile edersiniz. Bana taht u saltanat gerekmez. Karındaşım sağ olsun. Benden ne istersiniz?

Deyu şiddetle çekinip bu sözü hileyle hamledip itimat etmedi. Valide Sultan kendisi gelip:

-Aslanım! Başın sağ olsun, gel, çık!

Dedikte yine durakladı. Bin yemin ettiler. İtimat etmeyip taşra çıkmadı. Hele kapı ağası ve valide koltuğuna girip:

-Kendiniz varın, görün!

Deyü istemeye taşra götürdüler. Sultan Murat’ın saldırışı ve heybeti malumu idi. Anınçün Şehzade Hazretleri itimat etmeyip çekinerek ve istemezlik göstererek taşra geldi. Çün sarayın içindeki demir kapıdan geçmeye muhtaç idiler, kapı ağası gördü ki sadrazam demir kapıda durmuş, tez haber gönderdi:

-Taşra buyursunlar ki Şehzade Hazretleri kendisi bostancıbaşı zannedip korkmıyalar. Zira buraya bostancıbaşıdan gayri kimse gelmez!

Vezir taşra gidip merhum padişahın ölüsü bulunan oda kapısında bekledi. Sultan İbrahim’i ol odaya götürdüler.

-Lalan budur, Padişahım!

Deyu terif ettiklerinde sadrazam dahi yer öpüp başsağlığı dileyip tebrik ile ayağa kalktı. Henüz:

-Hile edersin!

Deyu çekinirdi. Kulları ise yeminler edip:

-Hak Taala ol yerde yattıkça size ömür vere! Taht ve saltanat mübarek olsun! Derler idi.

Hele ölü üzerine vardılar. Buyurdular, yüzünü açtılar. Gördüler ki aslan gibi saldıran biraderlerinin ömrünün günleri tamam olmuş. Nergisler perişan ve nazenin endamı donmuş ve ol alemlere benim diyen İkender gibi padişah kudretli Tanrının hükmüyle ölmüş. Emreyledi, yüzünü örttüler. Taht odasına yönelip kapıdan yine geri dönüp bir dahi açtırıp tekrar dikkatle bakıp yakından bilip emin olup önünce kafurlu mum ve bunca yüksek yakınlar ve sadrazam ve kapı ağası maiyetinde taht odasına girip:

-Bismillah, Padişah!

Dediler ve Hz. Ömer’in kendi mübarek elleriyle sardıkları meşhur olan sarıkları getirdiler. Mübarek başını açıp sarığı giydi ve giyerken el kaldırıp:

-Elhamdülillah Yarabbi ki bencileyin zayıf kulu bu makama layık gördün!

Dediler.

Andan vezir koltuğuna girip vakitlerin en uğurlusunda taht-ı saltanata cülus buyurdular. Taht üzre dahi bu şekilde hamd ü şükr edip:

-Yarabbi! Zamanında ümmet-i Muhammed hoş hal eyle! Ve bizi birbirimizden hoşnut eyle!

Deyu hayır dualar edip cümle bulunanlar amin dediler.

SULTAN İBRAHİM’İN PADİŞAHLIĞI

Sultan İbrahim, tahta çıkacağı zamanlardaki halini ve ilk padişah olduğu sıralardaki samimi duygu ve dileklerini pek çabuk unutmuş, memleketi perişan edecek derecede yolsuzluklar ve sefahatlere başlamıştır:

Şevketlü Padişah Hazretleri içerisi ve taşrası hep samurdan olmak üzere kendilerine mahsus inci düğmeli bir neci elbise icat etmişler idi. Her birisi ancak sekiz bin kuruş ile husule gelirdi.

Tarihçi Şarihülmenarzade kitabın kenarında der ki: “Eyüp’te oturur. Voyvoda Kızı derler falcı bir avrat var idi. Muntazam söze kadir ve yeniden hikayeler düzüp söylemekte mahir idi. Hasekiliğe girip hikayesinden haz olunarak Padişah Hazretlerine yakınlaşıp her gece hikaye ile eğlenirdi. Bir gece, neşeli bulundukları esnada “Evvel zamanda şöyle bir padişah var imiş. Elbisesi ve sarayının yaygı ve yastıkları ve perdeleri hep samurdan imiş. Şöyle imiş, böyle imiş…” deyu Padişahın ruhunu şevk ile doldurup Padişah hazretleri meyleyip samur toplattılar. Ayrıca vüzera ve ulemamın azledilmiş ve tayin edilmişlerine ve Şeyhülislama ve kazaskerlerin her birine birer samur kürk hediye getirmelerini emreylediler. Kudretsizlik gösterenlere divan çavuşlar gönderilip zorla alındı. Vermeye gerçekten kudreti olamayan ulemaya defterdar tarafından divan çavuşları gönderildi, bunlar da sıkıştırıldılar.

Galata kadısı şeyhülislamzade Mehmet Çelebi ki alim, mutasavvıf, arif bir adam idi, bir bohçaya bir aba hırka ve bir Mevlevi külahı koyup vezir sarayına varıp evvela ilgili memur Şemizade’ye buluşup:

-Efendi, ben kürk veremeye kadir değilim. Şu hırka külahı giyip kadılıktan geçerim! Dedi.

Şamizade haberi bildirdikte sadrazam Çelebi’yi huzuruna getirip:

-Efendi, niçin böyle sertlik edersin? Padişahı bilmez misin? Baban verdi, sen niçin inat edersin?

Dedikte:

-Babam mevkii korkusundan vermiş. Benim sizden rica budur ki beni padişah huzuruna götüresiniz. Ama cevap vereyim ki bu yolda ulemadan müsadere münasip değildir. Sonucu bana üç halin biri isabet ede: eğer katlederse şehitlik canıma minnettir; eğer sürerse, iki aya yakındır İstanbul zelzelesiz kalmıyor, bu gidişe bir gün yere geçer, bu şehirde bulunmamak kazançtır, eğer azlederse şu hırka ve külahı giyerim!

Deyu sözünü tamamladı.

Sadrazam bu zatın cesurane hak söylediğini görüp şayet bir söze ve başkalarının da vermemek cüretine sebep ola deyü göz yumdu. Fakat hadise büyüklere ve ulema tarafından duyuldu. Mollanın bu cesaretine taktir ve aferinler deyip dedikodu çoğaldı.

Şeyhülislam ve kazaskerler ve vesair ulemanın bazılarından kürkler ve amberler alınmıştı. Yeniçeri ağasından dahi alınıp bir köşk dahi döşettirilmişti. Bursa kadısı Beyati ve Edirne kadısı Mustalihzade’den kürkler gelip teslim olundu.

Bu esnada ocak ağalarından Bektaş Ağa ve Muslihittin Ağa ve Murat Ağa ve Karaçavuş Mustafa Ağa’ya samurdan mahut şahane kürkler ve keseler vermeleri teklif olunup yalnız Murat Ağa’dan iki kürk ve altmış kese istedi. Ocak ağaları bu ağır tekliften kırılıp aralarında bu acı halleri söyleşip ittifaka hazırlanıp Padişah ve vezirden soğudular ve fitne çıkarmaya hazır oldular.

Pederim merhum serdar Mehmet Ağa nakleder ki: Girit’ten gelen Kara Murat Ağa yakışıklı, uzun boylu, ocak ağalarının itimadını kazanmış bir korkunç adam idi. Beş yüzden fazla yarar adam vardı, yeniçeri ocağı umumen sözünü tutar idi. Bir gün yanında bulunuyordum. Defterdar tarafından bir kul gelip eteğini öptü ve eline bir testere verdi.

-Bu nedir? Deyu sual ettikte:

-Sultanım Hazretlerinden istenen iki samur kürk ve şu kader amber ve şu kadar nakit kese hazineye yardım etmeniz için gönderdiler. Lütfedip bir gün evvel teslim buyurun!

Dedikte Kara Murat’ın gözleri kan çanağına dönüp öfke ile cevap verip:

-Var defterdar Efendiye söyle! Ben Girit’ten geldim. İnce perdaht barut ile yağlı kurşundan gayri bir nesnem yoktur. Samur ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz. Akçe dersen borç alır harç ederiz. Bizden selam eyle, böyle söyle! Dedi.

Kul tekrar cevap edeyim sandı.

-Çık!

Deyu bir haykırdı ki odayı zelzeleye verdi. Biz bu vaziyetinden müteessir olduk. Meğer cümlesi sözlerini bir yere koyup itaatten ayrılmaya karar vermişler imiş.

Acayiptendir ki bu hallerden alem birbirine girip karışıklık çıkmasına tam istidat gelmiş iken yine işleri düzeltecek adamlar gözlerini açmayıp kırk bin riyal masrafla Padişah Hazretlerine bir mücevher kayık yapmaya sadrazam bizzat itina edip içten ve dıştan çöküş sebebi olan işlerle uğraşmakta ifrat olundu.

Temmuzun yedinci günü mutat üzere bölük ağaları Perşembe selamına vezire vardıklarında: “Bugün sadrazam küçük oğlu Baki Bey’i evlendirip Mustafa Paşa merhumunun kızını alıp düğün şenliği işine meşgul oldular.” Deyu kabul edilmeyip bazı kadılar ve ulema dahi geriye döndüler. O gün Topkapusunda Kara Kethuda’dan cebren satın aldığı bahçede düğüne başladılar. Gündüz ziyafet ve gecelerde oyuncu ve karagöz ve şair oyun aletleriyle ta sabaha dek vakit geçirip feleğin oyunundan gaflette idiler.

Namlı ocak ağalarından Bektaş Ağa ve Koca Muslihittin ve Kara Murat Ağa ve Karaçavuş iki kürk ve akçe vermek istememekte kendi haklarında vezirden bir patra isabetini tahmin edip gayet ıstıraba düşmüşler idi. Gizlice birbirleriyle müttefik olup ihtiyat ve uyanıklık üzere hareket ederlerdi. Sadrazam zikrolunan ağaları düğüne davet edip o bahçede idamlarını murat eyledi ve bunlardan tam bilgisi olmakla düğün bahanesiyle çağırıp bir odada dördünü dahi sıkboğaz etmeyi düşündü. Ağalar dahi bildiklerinden silahlı çukadarlar yeniçeriler ile düğün şenliği ziyafetine bahçeye varıp bir odada yedirilmeyi beklerler iken Recep Ağası ki ocak halkının taraftarı idi, gizlice gelip:

-Ne oturursunuz! Sadrazam size suikasti vardır. Bundan sonra hanelerinizde bile bulunmayasız!

Deyu haber verdikte Murat Ağa kükreyip:

-Ya! Mesele böyle midir? Biz kolaylıkla ölmeyiz. Gayri bizden suç gitti. Deyup çıktılar.

AHİDNAME-İ FRANÇE

Françe padişahı Harikus padişah kendinin makbul beğzadelerinden Asitane’de elçilik hizmetinde olan Fransız Koşsavari nam elçisi gelip selatin-i mazive ile mün’akid olan kadimi dostluk kamekan mer’i olmak rica edip mukaddimen merhum Sultan Mehmed Han zamanında verilen ahidname hala yine mükerrer ve tecdid olundu ve bu vech üzerine ki Venedikli ve İngiltereli taifesinden ma’ada Ceneviz ve Portukal ve Katalan tücarrı Çeçelya ve Ankona ve İspanya ve Floransa’dan Françe konsoloslarına müracaat ederler ve re’ayasından olup Kudüs ziyaretine varıp gelenlere ve Kamame’de mütemekkin olan ruhbanlara dahl ü ta’ruuz olınmaya ve Françe padişahı kadimi dostu olmağla merhum Sultan Süleyman Han zamanında memnu olan meta’dan penbe ve rişte-i penbe ve sahtiyan verile deyu hükm-i hümayun verilip Sultan Mehmet Han zamanında memnu’atdan olan mumu ve gön dahi verilip ve getirdikleri guruşdan alınageldiği üzere resim alına ve Françalu melik gemisinde harbi vilayetinden zahire alıp harbi vilayetine giderken İslam gemileri rastgeldikde düşmana zahire iletürsüz deyu girift eylemiyeler ve zımmilerden biri diyar-ı İslamdan zahire alıp giderken girift ü ahz olundukta Françelüden bulunan esir olmıya ve esir bulunur ise itlak olunup esbabı verile ve getirdikleri meta’dan kanun üzere gümrük alınıp hadis olan mastariyye ve kasabiyye ve reft ve baç ve yasakçılık ve üç yüz akçeden ziyade selametlik resmi talep olunmıya ve Cezayir-i Garb limanına korsanları vardıkda ri’ayet olunup barut ve kurşun ve yelken bezi vesair alat verilip lakin Cezayirli Tüccar Françeyi esir ve mallarını garet ederler imiş. Sultan Mehmet Han zamanlarında biddefa’at tenbih olunup mütenebbih olmayanlar kangı beğlerbeği zamanında olursa ma’zul ola ve garet olunan eşyalar anlardan tazmin oluna ve anlar dahi Françe vilayetine vardıkda ol taraftan Kal’a limanına kabul etmedikleri ve def’ade takayyüdleri akde halel vermez Cezayir ve Tunus yalınlarında françelü mercan ve balık sayd ederler ve elçileri hizmetinde olan tercümanlar olageldiği üzere haraçda kasabiyeden vesair tekalifden mu’af olalar ve Françelü Zimmileri elçilerine ve konsoloslarıyla da’vası olanlar Asitane’de göre bunların silsile-i nesebi mülük-i mesihiyye beyninde meşhur ve mukaddem ve mekalid-i hükümet anlara müsellem olduğundan ma’ada bu ana gelinceye atabe-i Aliyyeye cümle krallardan ziyade hulus-ı bal ile dostluk edip mabeynde naks-ı ahd vaki olmayıp kemal-i ihlasda sabitkadem olduklarından ötürü Der-i Devletde mukim olan Françe elçileri divan-ı hümayuna geldikde ve vüzaraya vardıkda İspanya vesair kralların elçileri üzerine kadimden olageldiği üzere takaddüm ve tasaddur eyleyeler ve Françeden esir bulunan konsolosları Françelidir deyü tayin ederse sahibi yahut vekili devlete gönderilip kaziyyesi görüle. Françalu ama ana tabi yerlerden memalik-i mahrusadan temekkün edenlerden haraç taleb olunmaya. İskenderde konsolos ta’yinine kimse ma’ni olmaya ve tekaliften mu’af ola ve Françe tüccarı ile niza’i olan kadıya vardıkda tercümanlar hazır bulunmaz ise kadı davalarını ısıtma etmiye ve Françe gemileri İstanbul’da kanun üzere aranıp gittikten sonra bir dahi tekrar Boğaz Hisarında aranmaya ve derya yüzünde donanma ve gayri gemiler Françe gemilerine rast geldikte birbirleriyle dostluk edip kendi rızalarıyla bir miktar hediye vermeyince cebren bir nesne olmayanlar temmek vasikatü’l-ahd.

(*Naima Tarihi, olayları yıl sırasıyla yazan Osmanlı tarihlerinin en önemlilerinden biridir. 1591-1659 yılları arasındaki olayları anlatmak üzere 1802’de yazılmıştır. Yazar, olayları bizzat gören ve oldukları zamanda tespit eden, birçok kimselerden, ayrıca tarih yazan Vecihi, Katip Çelebi, Peçevi gibi yazarların eserlerinden, özellikle Şarihülmenarzade Ahmet’in notlarından faydalanmış; bunlardan aldığı bilgileri tertipleyip tahlil ve tenkide tabi tutarak orijinal bir eser meydana getirmiştir.)

KAYNAKÇA: Âsaf Halet Çelebi / Naimâ (1953), Bursalı Mehmet Tahir / Osmanlı Müellifleri III (1975), hsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) – Ünlü Bilim Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 2, 2013) – Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013)

 

Paylaş