HAYATI

Divan şairi. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Fakat Hilye adlı yapıtını tamamladığı sırada, yani 1589-99 yıllarında ihtiyar olduğu bazı kaynaklarda belirtilmektedir. 1606’da İstanbul’da yaşama veda etmiş ve Edirnekapı Mihrimah Cami’nde toprağa verilmiştir. Bazı kaynaklarda Ayas Paşazade olarak geçmesine bakılarak babasının dönemin sadrazamlarından Ayas Paşa olduğu ileri sürülmektedir. Kendisinden söz eden bütün kaynaklar bu bilgiyi doğrulamıyor. Ancak kesin olan Ayas Paşa’nın soyundan geldiğidir. Sancak Beyliği yaptığını, Divan-ı Hümayun muhasebeciliğinde bulunduğunu biliyoruz. Bir yapıtından ise gençliğinde başından bir aşk serüveni geçtiğini ve hacca gittiğini öğreniyoruz.

Mehmet Hakani Bey, kendisinden sonra gelen şairler üzerinde Hılye’si ile etkin olmuş, ünü bu yapıtla yaygınlaşmıştır. Oysa gazelleri de çağdaşlarından geri kalmaz. Klasik Türk şiirinin tekniğini ustalıkla kullandığı görülür. Bütünüyle dinsel bir özle beslenen mesnevilerinin tersine, diğer şiirleri belki de Baki’nin etkisi ile din dışı bir özellik taşırlar:

“Ahbar-ı visalin dil-i mecruha şifadır

Hak-i kademin cana saf ruha gıdadır

***

Halet ki bezm-i yâre gülnardan gelir

Bir neşvedir ki cam-ı leb-i yardan gelir

***

Bir gün kim etti sadpare der misin?

Bir kere bari neyler o biçare der misin?

***

Yakındadır görünmedi gülzar-ı kuyumun

Bir andelib var idi avare der misin?”.

ESERLERİ

Divan’ı basılmadı. Hılye-i Hakani ve Miftah-ı Fütühat adlı iki mesnevisi de vardır. Miftah-ı Fütühat bir kırk hadis şerhidir. Yer yer öykülerle süslenmiştir.

ESER ÖRNEKLERİ

HİLYE-İ HAKANİ’DEN BEYİTLER

Fikirler denizine dalıp emek çekme, “niçin ve neden” fikrinden el çek

“Yaptığından sual olunmaz” kılıcı, onu kesmiş atmıştır, kavga etme!

Layık odur ki, yol ehli (salik) daima “ondan başkasına ibadet etmeyiz” diye

Temiz zatı, mevcuatı yaratılmasına sebep oldu

Hemen o anda aşk zuhur etti; hasılı bir nur göründü

Allah, o nuru sevdi, habibim dedi, didarına aşık oldu

Cihan, Ahmed’in sesiyle doldu, ilahi aşk çalkalanıp coştu

Ey İlahi, keremini sonsuz et, düşkün aşıkların özrünü kabul et

Ey ferd-i Samed, dert elini “sonra geri gönderdik” ayeti ile reddetme

Karıncadan daha aşağı olan Hakani, affı yine senin lütfundan umar

Uğurlu gelişi ile Kureyşlilerin mertebesini yüceltti

Peygamberin nevbetinden debdebeli heybeti, Ebü Leheb’in soyunu kesti

Allah’dan gayrı her şeyi dilinden gider. Şiir vadisine bu üslup ile git

O sonra aşağı dolunayı, ev edna ufkunun güneşi

Din ve iman sancağının yükselticisi, güvenlik silsilesini düzene sokan

Başına “le’amrük” tacını giydi, ilim ülkesinin vergisini aldı.

O Halil’in halefi, okumazken, eski alimleri susturdu

Onun meydana gelmesi için, alemlerin Rabbi Adem’i yarattı

Zatının kabiliyetinin kuvveti, dünyanın yaratılmasından ilk sebep oldu

Ay gibi gösterişli olan mahmili yürüdü. Çanının isimlerini tuttu.

Daima Hak ile sırdaş olsun. Vuslat yakınlığında en başta olsun

Ben ne toprağım ki, huzurunda dile gelip devamlı söz edeyim

Karınca Süleyman’ı medhetti, benim suçumun utancından ağzım açılmaz

Bende o karınca kadar güç yok, hasılı seni övmeye kudret yok

Marifet alemin en alimisin peygamberlerin en keremlisi en merhametlisisin”

GAZEL 

Bir gün kim etdi sineni sad-pare der misin
Bir kerre bari neyler o biçare der misin

Yakındadur görünmedi gülzar-ı kuyuman
Bir andelibi var idi avare der misin

Ben haste-hali şefkat edüp ey tabib-i can
Rahm etmedüm şu aşık-ı bimare der misin

Hep macera-yı eşkimi faş etdi aleme
Ey bad-ı subhdem göre dildare der misin

Hakaani-i şikeste-dilün zahm-ı sinesi
Tig-i gamunla oldı yâre der misin

HİLYE-İ HAKAANİ’DEN

Kane Resulu’llah (s.a.v.) Ezherü’l-Levn 

İttifak etdi bu ma’nada ümen
Ezherü’l-levn idi fahr-ı alem

Yüzünün halis idi agı katı
Ruhları saf idi safi sıfatı

Reng-i ruyı gül ile yek-dil idi
Gül gibi kırmızıya ma’il idi

Kaplamışdı yüzüni nur-ı sürür
Sure-i nur idi ya matla’-ı nur

Mushaf-ı hüsn idi ol vech-i cemil
Hatt-ı ruhsaresi nass-ı tenzil

Gün yüzünden utanıp ab-ı hayat
Meskenin etdi vera-yı zulumat

Vech-i berrakınun ashab-ı safa
Humreti galib idi der hatta

Gökde olmışdı o ruy-ı rengin
Şem’-i cem-i harem-i illiyyin

Ana vermişdi kemal-i zinet
Katib-i çehre-güşa-yı fıtrat

Arak-alud olıcak ol sultan
Gül-i pür-jaleye benzerdi heman

Hem demişler dürür eşraf elhak
Arız-ı pük arak-nak olıcak

Dane-i dürr gibi ruyında teri
Hoş-nüma eyler idi ol güheri

Şem’-i ruhsarı dönerdi maha
İki kandil idi arş-i ilaha

Itr-ı hubıyla pür olırdu meşam
Buy-ı misk idi yahud anber-fam

Terlese ol gül-i gülzar-ı sürür
Cuş ederdi sanasın kulzum-ı nar

Nitekim şu’le şem’-i haver
Berk ururdı ruh-ı pakinde o ter

Olup envar-ı ruhı iki alev
Der ü divara salardı pertev

Berg-i gül gibi ruy-ı nigu
Terlediğince olurdı hoş-bu

Gördi kevser arak-ı gul-buyın
Nice akmasın ağzı suyın

Dahi sima-yı şerifinde anun
Bilinürdi garazı ol canun

Nur idi ayine-i vech-i Nebi
Zahir olurdı riza vü gazabı

Kendü nefsi içün ol pak-neseb
Etmedi kimseye ömründe gazab

Olmadı hergiz o la’l na-yab
Hiç kimseyle cihanda şakar-ab

KAYNAKÇA: Abdülkadir Karahan, İslâm-Türk Edebiyatında Kırk Hadis, İstanbul 1954, s. 197-203; Kocatürk, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 384

 

Paylaş