HAYATI

Şair. Asıl adı Fahreddin Yakub bin Mehmet olan şair eserlerini Fahri mahlası ile kaleme aldı. 1318’den sonra Aydıneli’ne bağlı Ayaslug’da (şimdiki adı ile Selçuk) dünyaya geldi. Fahreddin Yakub b. Mehmed hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Gerek eseriyle gerekse kendisiyle ilgili bilgilere şuara tezkirelerinde rastlanamamıştır. Bugün hakkında bilgi sahibi olamadığımız pek çok şair ve yazar gibi Fahrî’nin hakkında da bilgiye yine kendi eserinden yola çıkarak ulaşıyoruz. Fahrî, tercümenin 4657-4662 beyitlerinde kendisinden ve ölen oğullarından bahsettiği görülmektedir. Yine eserlerinden Fahri’nin Ayaslug’da hüküm süren ve güzel sanatlara meraklı olan İsa Bey tarafından korunduğunu ve şiir yazmaya teşvik edildiğini biliyoruz. Ellili yaşlarında iken yazmış olduğu ve en önemli eseri olarak kabul edilen Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisini de İsa Bey’e sunmuştur. Fahri’nin ölüm yılı bilinmemektedir.

ESERLERİ

Hüsrev ü Şirin: Tek nüshası şimdi Almanya’da Marburg Devlet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. 168 sayfandan oluşan eser, 4683 beyittir. Eser Nizami’nin Hüsrev ü Şirin adlı mesnevisinin Aydınoğlu İsa Mehmet Bey’in isteği üzerine Türk diline çeviridir.

ESER ÖRNEKLERİ
HÜSREV Ü ŞİRİN*

DESTANIN BAŞLANGICI

O söz söyleyen bilgin üstad çok eski bir destanı hatırına getirmişti.

Kisra’nın adı kötülenince tahtını Hürmüz’e bıraktı.

Cihanı tutan Hürmüz, adaletli idi. Cihanı adaletine bayındır ederdi.

Tanrı ona birçok kurban ve adakla bir oğlan verdi, ama ne oğlan!

Mutluluk denizinde güzel ve parlak paha biçilmez bir tane inci göründü.

Doğuşu bahtlı ve bahtı kutlu, talih ona tacı ve tahtı nasib etmiş.

Babası onun yüzünde padişahlık gördüğünden adını Hüsrev-i Perviz koydu.

Yüzü güneşten ve aydan daha aydınlık, şeker gibi gülüşü de şekerden tatlı.

Taze şahlık dalından koparılmış taze bir gül gibiydi. Ve devlet dağından getirilmiş kızıl bir yakut gidiydi.

Yüzü güneş gibi parlaktı, güzelliği gökte ayı yenerdi.

Şah meclisine onu kızıl gül desteği gibi neşeli ve gamsız olarak getirirlerdi.

Beşikten işi meydana düşünce herkes onu çok sevdi.

O bu şekilde yedi yaşına gelince, ne diyeyim, çok güzel bir çocuk oldu.

Yüzünün gül bahçesinde parlaklık göründü. Zannederdin ki mutlaka Yusuf kadar güzeldi.

Hürmüz o hür serve yazık olmasın diye bilgin bir üstad tuttu.

Ey efendi, bu sözün üzerinden çok ay geçmeden ilim ve hikmetle hüner sahibi bir kimse oldu.

Söz söylemede o derece yetenekli idi ki denizdeki kıymetli taşlar gibi idi.

HÜSREV’İN ARAS SUYUNA GEZMEYE GİTMESİ VE ARSLAN ÖLDÜRMESİ

Melik bir gün gezmeye niyet etti. O yüzü gün gibi olan Şirin bakacak yeri idi.

Kimin onun gibi canı olursa ne tarafa bakarsa baksın gözü nurla dolu olur.

Eğlenmek için yeşil bir alanda yer buldular. Oranın otunu gören kişi bunlar ot değil susam çiçeği derdi.

Şahlar şahı o cennet gibi kırda bir çadır kurmalarını buyurdu.

Cariyeler ve kullar bir araya gelerek ayı ortalarına aldılar.

Şirin ile Hüsrev birlikte oturmuştu. Derim ev Şirin yüzünden cennet olmuştu.

Şarapla aşk el ele idi. O iki şaraptan Hüsrev gevşemişti.

Birden kuyruğuyla toz kaldırarak kan dökücü sert ve çok atik bir aslan göründü.

Kudurmuş gibi ordugaha düşmüştü. Asker korkup bağırıp çağırmaya başlamıştı.

O makama yaklaştı ve Hüsrev’e şiddetle saldırdı.

Sarhoş şah arslana saldırdı. Herkes o cihanın şahına bakıyordu.

Çabucak eline okunu ve yayını aldı ve kutlu şey Perviz ayağa kalktı.

Ona iki koldan saldırdı. Önce sağına saldırdı, sonra da soluna saldırdı.

Gez şahın kulağına sır söyledi ve parmağını kaldırdı ve onu uçurdu.

Şahın eli daha şakağına gitmeden aslan kan denizine dalmıştı.

Başını teninden koparmalarını ve derisini boyuna kadar yüzmelerini buyurdu.

Perviz gerçi aslan görünüşlüydü ama hükümdardı, hükümdar da durmaz çeviktir.

O sebepten şehlere, içerken kılıca davranmak gelenek oldu.

O maharet Hüsrev’in elinden geldiği için o güzel gelin el öptü.

Gül suyuyla dudağını nemlendirdi, elini öpmekle de baştanbaşa tatlandırdı.

(*Adaletiyle ünlü fakat katı bir padişah olan Hürmüz’ün oğlu Hüsrev bir gün düşmanlarının iftirasına uğrar ve babası tarafından cezalandırılır ve Hüsrev’in sahip olduğu her şey elinden alınır. Hüsrev, rüyasında kaybettiklerine karşılık Şebdiz adında bir ata, Barbed adında bir muganniye, bir tahta ve şirin bir sevgiliye sahip olacağını görür.

Konu ilk kez Firdevsî’nin Şehnâme adlı eserinde siyasî mücadeleler şeklinde ele alınmıştır. Hikâyeyi, klâsikleştiren ve ona asıl şeklini veren ise Nizâmî-i Gencevî olmuştur. Mesnevî tarzında ölümsüzleştirilen hikâye hem Türk edebiyatında hem de İran edebiyatında çok ilgi görmüştür. İran edebiyatında otuz bir, Türk edebiyatında yirmi iki olmak üzere elli üç eserde bu hikâye işlenmiştir.

Fahrî kafiyeyi ustalıkla eserine yerleştirmiş; ancak kafiyedeki başarısını vezinde gösterememiştir. Eserde -hemen hemen her beyitde- imale, zihaf, ulama gibi vezin kusurları bulunmaktadır. Bu da Türkçe’nin o dönemde aruzla tam kaynaşamaması ve Türkçe kelimelerde uzun ünlü bulunmamasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Barbara Flemming, vezin, kafiye ve ifade bozukluklarının fazla olmasının sebebini bu tek nüshanın oldukça geç yazılmasından kaynaklandığını savunmaktadır. Fahrî aynı zamanda, Nizâmî’de geçen ve İran kültürüne ait olan bazı âdetleri eserinden çıkarmış; Türk kültürüne ait unsurları eklemiştir. Bu yönüyle eserini bire bir tercüme olmaktan çıkarmış, ona yeni bir kimlik kazandırmıştır.)

KAYNAKÇA: Arat, R. Rahmeti ;Kutadgu Bilig III, İndeks, (Hazırlayanlar: Kemâl Eraslan, Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce), TKAE Yay., İstanbul, 1979, Flemming, Barbara ;Fahris Husrev u Şîrîn Eine Türkische Dichtung Von 1367, Wiesbaden 1974, “Beylikler Devrinin Bir Romantik Mesnevisi: Fahrî’nin Husrev u Şîrîn’i” ”, I. Milletler Arası Türkoloji Kongresi, (İstanbul, 15-20 X. 1973), İstanbul, s. 325-329.

 

Paylaş