HAYATI

Şair. 21 Nisan 1927 günü Diyarbakır’da dünyaya geldi. 2 Haziran 1991’de Ankara’da yaşama veda etti. Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi. Asıl adı Ahmet Önal’dır. Arif Hikmet Bey ile Sare Hanım’ın oğludur.

Annesi Sâre Hanım’ı çok küçük yaşta kaybetti, babası Arif Hikmet Bey’in diğer eşi Arife Hanım tarafından büyütüldü. Savaşta süvari başçavuşu olan Arif Hikmet daha sonra Harran’da vekâleten kayma­kam ve Siverek’te nahiye müdürlüğü görevlerine atandı. Ahmed Arif’in çocukluğu da bu sebeple burada geçti ve ilkokulu Siverek’te bitirdi. Bu dönemde Kürtçe ve Arapça dillerini öğrendi. Ortaöğrenimini Diyarbakır Lisesi’nde tamamladı. Lise öğrenimini Afyon Lisesi’nde yaptı. Daha sonra başladığı Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ndeki öğrenimini Türk Ceza Yasası’nın 141. Maddesine aykırı eylemde bulunduğu gerekçesi ile iki kez tutuklandığından yarıda bırakır. Cezaevi’nde çıktıktan sonra Ankara’da 1956’dan sonra Medeniyet, Öncü ve Halkçı gazetelerinde düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı.

Gençliğinde karşılaştığı yasak, baskı ve hapislik gibi yaşantıların etkisinden sonraki yıllarda da kurtulamayan Ahmed Arif, yaşamının son dönemlerinde kendisini bir tür sessizliğe adayarak, sanat ve edebiyat çevrelerinde uzak, “kendi köşesinde bir ömür” sürdü.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Edebiyat yaşamına henüz lise öğrencisiyken yazdığı şiirlerle başlayan Ahmet Arif’in Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cahit Sıtkı Tarancı etkisiyle yazdığı ilk şiirleri 1942 yılında Millet dergisinde çıktı. Daha sonra yapıtları İnkılapçı Gençlik, Meydan, Seçilmiş Hikayeler, Yeryüzü, Beraber, Yeni Ufuklar ve Kaynak gibi dergilerde yer aldı. Siyasi baskılar ve uğradığı kovuşturmalar nedeniyle bir süre şiir yayımlamadı. 1967’de, daha önce çeşitli dergilerde çıkmış şiirlerinin Soyut dergisinde toplu yayımlanmasının büyük yankı bulması sonucunda, ilk ve tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim” yayımlandı. (1968). Kitap, büyük bir ilgi ile karşılandı ve basımlarıyla büyük bir okur kitlesine ulaştı.

İlk ürünlerini, Türk şiirine Garip akımının egemen olmaya başladığı dönemde veren Ahmed Arif, bu akımın dışında kalmaya özen göstererek Nazım Hikmet etkisinde gelişen “toplumcu gerçekçi” şiir anlayışının içinde kaldı. Daha sonra “40 Kuşağı” olarak adlandırılacak olan bu topluluğun Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Ömer Faruk Toprak, Şükran Kurdakul, Arif Damar ve Enver Gökçe gibi şairlerin arasında, şiire doğu motifleri taşıyan; meydanlarda okunacak yüksek sesli bir şiirin şairi olarak öne çıktı. Sert ve acımasız bir doğanın, yöre insanının hayatına taşıdığı zorluk ve sıkıntıları, bölgenin geri kalmış-geri bıraktırılmış gerçekliği ile birleştirerek öfkeli bir muhalefet, giderek de isyanı dile getiren şiirler yazdı. Ahmed Arif, bu şiirlerinde, yaşadığı yöreyi bilinmeyen bir coğrafya olarak şiire taşırken konularında olduğu kadar söyleyişinde de doğunun efsane, destan, masal, türkü ve ağıt gibi folklorik özelliklerinden faydalandı.

Ahmed Arif ve yakın dostu Cemal Süreya

“Ahmed Arif ne yaptığım bilen şairlerdendi. Şiirinin bir ayağı derin acılarda, bir ayağı “yokluğun öbür adı olan cehennem” dedir. Bir yanda “demir kapı”, “kör pencere”; öbür yanda “yeşil soğan”, “karanfil kokan cıgara”, “dağlarına bahar gelmiş memleket”. İmgelerindeki bu incelikli denge, “öfke” ile “yumuşama” arasında gider gelir. Onu duyguların acı sızısıyla yüz yüze getiren bu dengedir. “İçerde” şiirinde “Haberin var mı taş duvar?” diye sorar, ardından “Demir kapı, kör pencere, / Yastığım, ranzam, zincirim,” gelir. Şiirsel sızı, “Uğruna ölümlere gidip geldiği mahzun resim”dedir. Seçtiği sözcüklerle resim çizmez, her sözcüğü bir resimdir Ahmed AriFin. Şiir dediğimiz de, sözcüklerin çağrışım alanlarım görüp onu duyguya dönüştürmekten başka nedir? İnsanoğlunun yüreğindeki evrensel sızı sanatın gücüyle ancak bu bağlamda çizilebiliyor.” (Adnan Binyazar)

“…….. / Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arifte. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arife özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır. / ………” (Cemal Süreya)

“Şiirimizde bir doruktu. Her zaman başı karlı genç ve görkemli kalacak bir doruk! Estirdiği yer Anadolu kokulu, halk kokulu esip duracak. Onun şiirinden bende kalan imge, bir yalçınlık, erişilmezlik duygusudur…” (Metin Demirtaş)

“Toplumcu gerçekçi akım içinde, Nazım Hikmet estetiği ile ilintisi olmayan yeni bir şiir kurdu. Kendi deyişiyle ‘canlı elvan ve gürül gürül halk dilinin türleri, ağıtları, masallarıyla beslendi.’ Dünya görüşünün belirlediği düşünceyle, yaşamından gelen duyarlılıkları, kimi öfkeli, vurucu; kimi de dağların el değmemiş çiçeklerindeki renkler kadar nazlı, gülümser dizelerle işledi. Doğal bir coşkunun zorunlu bıraktığı uyumlarla yüksek okunur bir şiir kurdu”. (Şükran Kurdakul).

“Halkın sözlü gelenekte yaşayan şiir birikimini, ilerici bir anlayışla değerlendiren bu coşkulu, öfkeli, çarpıcı şiirler, derin bir insan sevgisiyle yoğrulmuş olduklarından okurlarda köklü etkiler yaratır. (Memet Fuat).

ESERLERİ

ŞİİR:

  • Hasretinden Prangalar Eskittim, 1968, Ankara

MEKTUP:

  • Cemal Süreya’ya Mektuplar
  • Leylim Leylim (Ahmed Arif’den Leyla Erbil’e Mektuplar)

ESER ÖRNEĞİ 

“Leylâ, Sevmeyi, neleri nice ya da nasıl sevmeyi, (nedenli ya zırva da olsa) sana öğretmek, kabul ettirmek gibi bir çabam olamaz elbet. Bu her şeyden önce sana saygısızlık, seni önemsemezlik olur. Gelgelelim -bu benim kara bahtımdır- sana kul, sana divâne olmanın “aşırılığını” sevmediğini söylüyorsun. Bir doz, bir ayar meselesinden çok, bir çeşit acımaklı tersleme! Bu bahiste yerden göğe haklısın. Zaten sen asla haksız düşmeyeceksin. Ne var ki hayatım, sebep gösterme ya da deliller üzerinde düşünmekle geçtiği halde, bu bahiste kafamdan çok yüreğimi verdim sana. “Verdim” yanlış galiba! Mesele vermekle bitmezmiş meğer. Kabul ettirmek, yüzümü dönünce bir kenara âlelade fazladan ve hurda bir nen gibi attırmamak varmış. Öğrettin, sağ ol. Ne diye böyle sıcak, böyle dost, böyle “hayır” denilemeyecek bir havadasın? “S..tir çekme” nin bu şendeki çeşidini bin yıl yaşasam öğrenemezdim. “Zaafı hiçbirimiz sevmeyiz” diyorsun. İşi kelime oyununa dökmüş olmayayım. Sevmek de bir zaaf değil mi? Hattâ nice üstünlüklerin, nice erdem sayılan olguların, alt yüzü zaaf’a varmaz mı? Seni sevmeyim de, önemli ya da önemsiz, kendi cehennemimde seninle dayatmayım da ne yapayım Leylâ? Başıma hangi ataşı dökeyim?

Bunlar sana sorulacak nenler değil. Benimki de çaresizlik, hay gebereydim! Elbet nasıl istersen öyle olacak… Öpülesi her nenlerin sende, yerli yerinde, duruyor. Zorla, tek yönlü (kendi mübâlağalı duyarlığımla -senden!-) mektuplarda bile öpemem elbet. Affet demeğe korkuyorum, kızarsın diye… Sana, oralığa gelmek mi canım? Ne mene küfredersen et yahut nasıl ilgisiz olursan ol, şu anda sadece ölmek istiyorum. Gebermek. Tek çıkar yol bu. Öyle ki cansız bir gövdeden gayrı hiçbir nen, hiçbir iz, hattâ hiçbir anı bırakmadan gebermek. Senin başın için yemin ederim bu böyle.” (Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’ Mektuplar, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2014).

Ahmed Arif ve Leyla Erbil

KAYNAKÇA: Mehmet Kaplan / Cumhuriyet Devri Türk Şiiri (1973), Gülten Akın / Türk Şiirinde İşlem Gelişimi Üstüne Notlar (Sinan Yıllığı, 1973),  İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007) – Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) – Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013)

Paylaş