HAYATI

Şair, yazar ve gazeteci. 1829’da İstanbul’da dünyaya geldi. 17 Mayıs 1880’de Adana’da yaşama veda etti. Asıl adı Abdülhamit Ziyaettin’dir. Babası Galata Gümrüğü kâtiplerinden Feridüddin Efendi, annesi Itır Hanım’dır. Bir süre Kandilli’deki mahalle mektebine, daha sonra Süleymaniye’deki Mekteb-i Edebiye ile Beyazıt Rüştiyesi’ne devam etti. Lalası İsmail Ağa’nın özendirmesi ve çabalarıyla küçük yaşta Arapça ve Farsça öğrendi. 1845’te rüştiyeyi bitirince Sadaret Mektubi Kalemi’nde kâtip olarak çalışmaya başladı. Burada iken, son tezkire yazarı Fatin Efendi aracılığıyla dönemin tanınmış şair ve edebiyatçılarından, aynı zamanda Encümen-i Şuara mensuplarından Leskofçalı Galip Bey, Osman Şems Efendi, Nevres Efendi ve Kâzım Paşa ile tanıştı. Onlarla birlikte dönemin önemli edebiyat mahfillerinden biri sayılan Lebip Efendi Konağı ile Mahmut Paşa Camii çevresindeki kahvehanelere devam ederek klasik edebiyat kültürünü geliştirdi. Mahmut Nedim Paşa’nın aracılığıyla da Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’yı tanıma fırsatı buldu. Kendisi de şair olan Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’e sunduğu kasidelerle bazı çevrelerin dikkatini çekmeyi başardı.

Bütün bunların sonucunda, Mustafa Reşit Paşa’nın önayak olmasıyla 1855’te Mabeyn-i Hümayun üçüncü kâtibi olarak sarayda çalışmaya başladı. Bu görev onun hayatında önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Burada bir yandan Fransızca öğrenerek Batı kültür ve edebiyatını tanımaya çalışırken, bir yandan da siyasi anlamda mevki ihtirasına kapıldı. Mabeyin Müşiri Ethem Paşa’nın özendirmesiyle, onun Fransızcadan çevirmeye başladığı Endülüs Tarihi’nin yarım kalan bölümünü tamamladı; bir süre sonra da Engizisyon Tarihi’ni Türkçeye çevirdi.

1861’de Abdülaziz’in tahta çıkması dolayısıyla sunduğu bazı kasideler sayesinde padişahın teveccühünü kazandı ve bu durum onda bir anda siyasi mevkilere yükselme ümidi doğurdu. Ancak koruyucusu durumundaki Mustafa Reşit Paşa’nın ölümünden sonra Âli Paşa ile anlaşamaması ve ona karşı sürekli cephe alması bütünüyle aleyhine oldu. Bir süre sonra saraydan uzaklaştırılarak Zaptiye müsteşarlığına (1861), hemen ardından da Atina elçiliğine atandı, ancak bu sırada Atina’da meydana gelen ihtilal dolayısıyla bu görevi kabul etmedi. Bunun üzerine aynı yıl paşa unvanı verilerek Kıbrıs mutasarrıflığına gönderildi. Ancak Kıbrıs’ın havası sağlığına pek iyi gelmedi, kendisi sıtmaya yakalandığı gibi babası felç oldu, çocuklarından biri öldü. Sürekli başvuruları sonucunda Meclis-i Vâlâ üyeliği ile İstanbul’a geri dönebildi (1862). Kısa bir süre sonra padişahın iradesiyle Bosna müfettişliğine atandı, ancak uzun bir zaman geçmeden bu görevinden azledildi. Âli Paşa ile sürtüşmeleri büyüyünce, birkaç ay sonra Amasya mutasarrıflığına getirilerek yine İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Burada görev yaptığı iki yıl içerisinde büyük bir imar faaliyetine girişti, ancak hakkında çıkarılan bir suiistimal söylentisi üzerine, 1865’te görev yeri değiştirilerek Canik mutasarrıflığına atandı. Aynı yıl içerisinde yine Meclis-i Vâlâ üyeliği ile İstanbul’a döndü. Bu tarihten itibaren yazı yazmayı hızlandırdı ve özellikle Muhbir gazetesinde yayımlanan siyasi yazıları ile Babıâli’nin dış siyasetini ağır bir dille eleştirmeye başladı.

Yine bu sırada hastalığını bahane ederek tedavi olmak amacıyla Paris’e gitmek için Âli Paşa’dan izin istedi; bu isteğine karşılık büyük masraftan söz edildi ve Paris sergisine gönderilecek eşya komisyonu ile birlikte görevli olarak gitmesinin daha uygun olacağı söylendi. Bu konudaki kesin kararı beklerken ikinci defa Kıbrıs mutasarrıflığına tayini çıktı. Bunun üzerine, daha önce Kıbrıs’ta görev yapmış olduğundan ve havası ile bir türlü uyuşamadığından söz ederek, görev yerinin başka yere naklini istedi. Yine bu sırada, siyasi bir tedbir olmak üzere Erzurum vali yardımcılığına tayin edilen Namık Kemal ile birlikte onun da gizli Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile yakın ilişkisi saptanmış bulunuyordu. Görev yeri Rodos mutasarrıflığına nakledildiği halde istifasını verdi ve görev yerine gitmedi. Bunun yerine, cemiyeti yurtdışından destekleyen Mustafa Fazıl Paşa’nın davetine uyarak, Courrier d’Orient gazetesinin sahibi Giampietri’nin yardımıyla, Namık Kemal ile birlikte gizlice Paris’e kaçtı (17 Mayıs 1867). Firarı kesinleşince devlet tarafından verilen paşalık rütbesi geri alındı.

Mustafa Fazıl Paşa’nın cemiyet mensuplarına bağlamış olduğu maaş ile bir süre Paris’te yaşadı. Ancak Paris’e gelişinden birkaç ay sonra Sultan Abdülaziz’in Avrupa gezisi dolayısıyla Fransız hükümetinin uyarısı üzerine, diğer arkadaşlarıyla birlikte Fransa’yı terk ederek Londra’ya geçti. Cemiyet mensupları tarafından alınan ortak kararlara pek aldırmayan Ali Suavi’nin cemiyet adına çıkan Muhbir gazetesinin yayımında dilediği gibi hareket etmesi üzerine, biraz da onun etkisini azaltmak için, 29 Haziran 1868’de Namık Kemal ile birlikte Londra’da Hürriyet gazetesini çıkarmaya başladı. Gazetede yayımladığı yazılarında zaman zaman Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetini eleştirmekle birlikte, içinde bulunduğu siyasi mücadeleyi hiçbir zaman kişisel bir sorun haline getirmedi. Ancak gazetenin 64. sayısında Namık Kemal’in İstanbul’a dönmek üzere Hürriyet’ten ayrılmasından sonra, doğrudan doğruya Âli Paşa’yı hedef alan ve çok ağır suçlamalarda bulunan yazılar yazdı. Gazetede çıkan bir makale dolayısıyla İngiliz hükümeti tarafından bir süre tutuklandı; kefaletle serbest bırakılınca Londra’dan ayrıldı, önce Paris’e, oradan da Cenevre’ye geçti. Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz ile anlaşıp İstanbul’a geri dönmesinden sonra, bu kez onun rakibi olan Hıdiv İsmail Paşa’nın maddi desteğiyle gazeteyi 100. sayıya kadar Cenevre’de çıkarmayı sürdürdü.

Âli Paşa’nın Eylül 1871’de ölümünden sonra, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın aracılığıyla Sultan Abdülaziz’e sunmuş olduğu bir kasidenin yarattığı uygun ortamdan yararlanarak İstanbul’a dönebildi. 1872’de İcra Cemiyeti başkanlığına, bir süre sonra da Şûra-yı Devlet üyeliğine tayin edildi ve 1876’ya kadar bu görevde kaldı. Sultan Abdülaziz’in ordunun desteği ile tahttan indirilmesinden, yerine V. Murat’ın padişah olmasından sonra Maarif müsteşarlığına getirildi. V. Murat’ın üç aylık saltanatından sonra II. Abdülhamit’in tahta geçmesi üzerine, Namık Kemal ile birlikte Kanun-ı Esasi Encümeni’nde çalıştı. II. Abdülhamit’in 93 Harbi’ni (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı tatil etmesinden sonra, ikinci defa paşa unvanı verilmek suretiyle Suriye valiliğine tayin edildi (1878). Üç buçuk ay kadar sonra görev yeri Konya’ya nakledildi, daha sonra Adana’ya vali oldu. Burada ciddi bir imar faaliyetine girişti. Şehirde yeni ilkokullarla rüştiye mektepleri açtırdı, ayrıca bir de tiyatro kurdu. Ancak daha önce Kıbrıs’ta başlayan ve Amasya’da ciddi bir şekilde nükseden hastalığının yeniden ortaya çıkması sonucu öldü; Adana Ulu Camii haziresine gömüldü.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Türk edebiyatı tarihinde Şinasi’den sonra Namık Kemal ile birlikte Ziya Paşa, Tanzimat’ın ilanından sonraki dönemde gelişmeye başlayan Batı etkisi altındaki yeni Türk edebiyatının kurucularından biri kabul edilmektedir. Ancak yüzyıllardan beri devam etmekte olan bir edebi gelenek içinde yetişen Tanzimat sonrası şairlerin hemen hemen hepsinde görülen bazı ortak özellikler onda da mevcuttur. Bunların başlıcasını divan şiiri tesiri, âşık tarzı ve Batı tesiri meydana getirmektedir.

“Defter-i Âmal” adındaki anılarında lalası İsmail Ağa’nın teşviki ile Farsçayı öğrendiğini belirten Ziya Paşa, manzum Harabat mukaddimesinde ise henüz on beş yaşına gelmeden şiirle meşgul olduğunu açıklamaktadır. Yine lalasının teşvikiyle o yıllarda âşık tarzında şiirler de yazan Ziya Paşa’nın okumuş olduğu ilk yapıtlar arasında Âşık Ömer Divanı bulunmaktadır. 1861’de, divan şiirinin son temsilcileri sayılan Encümen-i Şuara toplantılarına katılmaya başlayan Ziya Paşa artık divan şiiri tarzında şiirler yazmaya başlar. Hatta ona şöhret kazandıran “Terci-i Bent”i de yine bu sırada kaleme alır.

1868’de Hürriyet’te yayımladığı “Şiir ve İnşa” adlı makalesinde biraz da yurtdışında bulunmanın verdiği rahatlıkla, Osmanlı şiiri denebilecek bir şiir ile Türk milletinin saf anlamda bir dilinin bulunup bulunmadığını soran Ziya Paşa Necati Bey, Baki ve Nef’i divanlarındaki manzumelerle Nedim ile Vasıf’ın şarkılarını da bu anlayış doğrultusunda Türk şiiri kabul etmez. Bütün bu şiirlerde Osmanlı şairlerin İranlı şairleri, onların da Arap şairleri taklit ederek ortaya melez bir şey çıktığını söyler ve divan şiirinin orijinal bir şiir olmadığını ileri sürer. Buna karşılık, Türk edebiyat tarihinde ilk kez, gerçek Türk şiirinin halk şiiri olduğunu ileri sürer. Bundan altı yıl sonra kaleme aldığı manzum Harabat mukaddimesinde ise, daha önce eleştirdiği divan şairlerini yüceltmesi, buna karşılık halk şiirini aşağılaması, aralarında yakın arkadaşı Namık Kemal’in de bulunduğu yeni edebiyat taraftarlarınca eleştirilmesine yol açmıştır. Bazı şiirlerinde yeni dil anlayışına uygun bir biçimde sade dil kullanan Ziya Paşa, “Şiir ve İnşa” makalesinde, örnek düzyazı dili olarak da Muhbir gazetesindeki yazılarla Mütercim Asım Efendi’nin dilini gösterir.

Ziya Paşa’nın henüz Avrupa’ya gitmeden önce yazdığı ve haklı bir ün kazanmasına yol açan “Terci-i Bent”i, bütün İslam dünyasının hayat anlayışını özetlemesi bakımından önemli bir yapıttır. Doğrudan doğruya Tanrı, insan, kâinat, kader ve öbür dünya gibi bütün Doğu felsefesinin başlıca sorularının konu edildiği manzumenin, Türk şiirinde, Nabi’den beri devam eden bir geleneğin son halkası olduğu öne sürülmüştür. 1870’te Avrupa’da bulunduğu sırada yazdığı, birçok beyti atasözleri arasına girebilecek ölçüde yaygınlık kazanan “Terkib-i Bent”i onar beyitlik on iki bentten meydana gelir. Yer yer “sehl-i mümteni” sayılabilecek beyitlerle zenginleşen manzume, Bağdatlı Ruhi’nin açmış olduğu yolu yeni çağda sürdüren önemli bir yapıttır. Bir bölüm şiirlerinde âşık tarzı ile halk şiiri etkisi de açıkça görülmekle birlikte, Ziya Paşa’nın, Tanzimat sonrası edebiyatta Şinasi, Namık Kemal veya Abdülhak Hâmit gibi yenilik getirdiğini söylemek mümkün değildir.

ESERLERİ

Şiir:

  • Terci-i Bent–Terkib-i Bent, İst.: Mühendisyan Ohannes Mtb., 1289/1872
  • Eşar-ı Ziya, (damadı Hamdi Bey tarafından yayımlanan bütün şiirleri) İst.: Mihran Mtb., 1298/1881 (Süleyman Nazif tarafından yapılan yb Külliyat-ı Ziya Paşa, İst.: Kanaat Ktp., 1342-1924)
  • Mukaddime-i Harabat, İst.: Matbaa-i Ebüzziya, 1311/1893 (Harabat’a yazdığı önsözün ayrıbasımı). Mizah: Zafarname Şerhi, İst.: Jırayır-Kateon Mtb., ty. Antoloji: Harabat, İst.: Matbaa-i Amire, 3 c., 1291-1292/1874-1875

Anı:

  • Kaybolan Emile çevirisine önsöz olarak “Defter-i Âmalim” başlığıyla yazdığı çocukluk anıları 1872’de Mecmua-i Ebüzziya’da yayımlandı.

Diğer:

  • Veraset-i Saltanat-ı Seniye Hakkında Mektup, 1285/1868
  • Edib-i Muhterem Merhum Ziya Paşa’nın Rüyası, İst.: Kasbar Mtb., 1326/1910
  • Cennetmekân Sultan Abdülaziz Han’ın Londra’ya Azimetinde Takdim Olunan Merhum Ziya Paşa’nın Arzıhali, İst., 1327/1911

Çeviri:

  • Endülüs Tarihi I, II (Viardot), İst., 1869, 1864
  • Engizisyon Tarihi (Chéruel ve Laeallée), İst., 1299/1882
  • Riyanın Encamı (Moliére, Tartuffe), İst., 1298/1882 (Tartüf veya Riyanın Encamı, İst., 1304/1887). J. J. Rousseau’dan yaptığı Emile ve Les Confessions çevirileri ile Fénelon’dan yaptığı Télémaque çevirilerinin metinleri kaybolmuştur.
ESER ÖRNEKLERİ
ZİYA PAŞA ŞİİRLERİ
KÜLLİYAT-I ZİYA PAŞA’DAN

NA’T-I ŞERİF

Bela-yı masivaya müptelayım ya Resülallah
Zebun-ı pençe-i nefs ü hevayım ya Resülallah

Kerem kıl ben esime el-aman ey rahmet-i alem
Serapa mahz-ı isyan u hatayım ya Resülallah

Sen evreng-i şefaat şahısın sultan-ı rahmetsin
Kapında ben de kemter gedayım ya Resülallah

Şefaat kıl meded yoksa o rütbe çok günahım kim
Ne rütbe yansam ol rütbe sezayım ya Resülallah

Zebun-ı derd-i isyana tabib-i Mihriban sensin
Alilim ben de muhtaç-ı devayım ya Resülallah

Ne gam mücrim isem de bana bestir bu saadet kim
Kapında bir kemine hak-payım ya Resülallah

Beni reddetme evladım başıyçün bab-ı lütfundan
Ziyayım bende-i al-i abayım ya Resülallah

MÜNACAAT

Ne rütbe bir kulun olsa günahı
Terahhumdur seza-yı şan-ı Şahi
Benim isyanıma yokdur tenahi
Ümid-i afv eder bu abd-i sahi

Zeban u acizim rahm et İlahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Esir-i nefs ü mağlub-ı hevayım
Giriftar-ı cahim-i masivayım
Hülasa bin belaya müptelayım
Kapunda lütf umar kemter fedayım

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Sipah-ı vehm ü gam etrafım aldı
Bu alem başıma şimdi daraldı
Kesildi çare tedbirim bunaldı
Ümidim yalnız bir Sen’de kaldı

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Beni al; am-ı dehr etdi mu’azzeb
Perişan halime rahm eyle ya Rabb
Vezir ü Şah’a etmem arz-ı matlab
Tasarruf Sende kudret Sen’dedir hep

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Olunca bahtımın nahsi hüveyda
Ehibba sandığım hep oldu a’da
Hücum etdi bana kasd ile dünya
Feza-yı gamda kaldım şimdi tenha

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Dayandım gerçi çok cevr-i cihana
Bu gam amma ki pek kar etdi cana
Bilürsin hali hacet ne beyana
Benim yokdur mecalim imtihana

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı
*
Adu galip benim karım tenezzül
Bu halet hayra etmez mi tehavvül
Ziya’da kalmadı sabr ü tahammül
Dil ü candan Sana etdim tevekkül

Zebun u acizim rahm et ilahi
Meded ey Padişahlar Padişahı

GAZELLER

GAZEL I

Ne al etti aceb neş’e şarab sana
Ki surhi-i mey olur perde-i hicab sana

Sen evc-i hüsnde mah-ı alem-arasın
Ne yüzle arz-ı cemal eyler afitab sana

Girifte-i ham-i zülf-i nigara benzersin
Gönül neden geliyor böyle piç-tab sana

Ne denlü cevr ü cefa etsem olmam azürde
Ki korkarım ola mahşerde bir itab sana

Şirişk-i girye vü hun-i ciğerle beslendim
İki gözüm yine bendendir ab u tab sana

Cenab-ı Asım’a arz et nazire mes’elesin
Ziya gelir ise ondan gelir cevab sana

GAZEL II

Görmeden âsâr-ı Nlsân’ın bahâr elden gider
Güller âhir râm olur ammâ hezâr elden gider

Nev’civân sevmekde ben pîrânı ta’nb eylemem
Hüsn olur kim sejrr ederken ihtiyar elden gider

Rızk-ı maksûma kanâatdir me’âli hikmetin
Gâh hırs-ı nev-şikâr ile şikâr elden gider

Sâr-bân-ı vakt isen hazm eyle zîrâ vakt olur
Bir topal merkeb belâsıyle katâr elden gider

Kıllet-i idrâkden sanma ZÎYÂ’nm gayretin
Neylesün kim yer gelûr sabr ü karâr elden der

GAZEL III

Vatan-me’lûf olanlar bî-sebeb terk-1 dlyâr etmez
Zarûretslz clhânda kimse gurbet Ihtiyâr etmez

Döner sîm-âb’a fıkr etdikçe hüsnün ıztırâbından
Gönül bir yerde ey ârâm-ı cân sensiz karâr etmez

Ne gam rûsvây olursa zülfüne dil bağlayan mecnûn
Giriftârân-ı zencîr-i muhabbet kayd-ı âr etmez

Yıkardı Küh-ken âhıyle dağlar duymadı Şîrîn
Acebdir gâh söz taşa geçer İnsana kâr etmez

Bize hûn-ı beşer sermâye-i nasr u şecâ’atdir
Sibâ’ -i deşt ü hâmûn kendi cinsinden şikâr etmez

Nizâm-ı halk-ı âlem muhteremdir İnd-i Bârî’de
Hüdâ Kâdir’dir ammâ sîm’i zer leyl’i nehâr etmez

ZİYÂ ol ârif-i âgâh-dil tahsîne şâyândır
Ki noksânm bilüp arz-ı kemâl ü iftihar etmez

GAZEL IV

Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaşdım mülk-i Islâm’ı bütün vîrâneler gördüm

Bulımdum ben dahi Dârü’ş-şifâ-yı Bâb-ı Âlî’de
Felâtun’u beğenmez anda çok dîvâneler gördüm

Huzür-ı küşe-i meyhaneyi ben görmedim gitdi
Ne meclisler ne sahbâlar ne işret-hâneler gördüm

Cihân nâmmdaki bir maktel-i âm’e yolum düşdü
Hükümet derler anda bir nice salhâneler gördüm

ZİYÂ değmez humân keyfme meyhâne-i dehrin
Bu işret-gehde ben çok durmadım ammâ neler gördüm

GAZEL V

Bir gün olacak ben gibi nâlân olacaksın
Etdiklerine sen de peşîmân olacaksın

Tevsî’ -i ma’îşetde bütün zikr İle fikrin
Şeyhim ne zaman söyle Müselman olacaksın

Bu işve bu reftâr ki var sende küçükden
Bilmem ne yaman âfet-i devrân olacaksın

Bu nâz ü reviş sende ki var tâze nihâîim
Bilsen ya nasıl serv-i hırâmân olacaksın

Çün hâtınmı yıkdın eyâ çerh-i sitem-kâr
Çok geçmeyecek sen dahi vîrân olacaksın

Bir gün gelecek hayf ZiYÂ’ya diyeceksin
Etdiklerine sen de peşîmân olacaksın

GAZEL VI

Âsafin raikdânnı bilmez Süleyman olmayan
Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan

Zülfüne dil vermeyen bilmez gönül ahvâlini
Anlamaz hâl-i perîşânı perîşân olmayan

Rızkına kâni olan gerdüna minnet eylemez
Âlemin sultânıdır muhtâc-ı sultân olmayan

Kim ki korkmaz Hak’dan andan korkar erbâb-ı ukül
Her ne isterse yapar Hak’dan hirâsân olmayan

Itirâz eylerse bir nâdân ZlYÂ hâmûş olur
Çünki bilmez kadr-i güftârm sühan-dân olmayan

ŞARKILAR

ŞARKI I

Niçün nâlendesin böyle
Gönül derdin nedir söyle
Seni ben istemem öyle
Gönül derdin nedir söyle

Kimin aşkıyle nâlânsın
Kimin hicriyle sûzânsm
Neden böyle perîşânsm
Gönül derdin nedir söyle

Nedir bu şendeki hayret
Buna var bir sebeb elbet
Merâk oldu bana gayet
Gönül derdin nedir söyle

Havalandın bu günlerde
Ne yel esdi aceb serde
Devâ olmaz mı bu derde
Gönül derdin nedir söyle

Çekildin seyr-i gülşenden
Kaçarsm şimdi de benden
Usandım gayri ben senden
Gönül derdin nedir söyle

ŞARKI II

Âşıkları İnandınr
Yalan va’deyle kandınr
Bu huy seni utandınr
Çok nâz âşık usandırır

Nedir senden bu çektiğim
Esirinsem ver pençiğim
Bilmez misin a sevdiğim
Çok nâz âşık usandırır

Mintanının düğmesin çöz
Sîm tenin görsün bu göz
Eskidir söylenir bu söz
Çok nâz âşık usandırır

KAYNAKÇA: Süleyman Nazif, İki Dost, İst., 1926; İsmail Hikmet (Ertaylan), Ziya Paşa, İst., 1932; M. Uraz, Ziya Paşa, İst., 1938; T. Toros, Ziya Paşa’nın Adana Valiliği, Adana, 1940; Ş. Kurgan, Ziya Paşa: Hayatı, Sanatı, Eserleri, İst., 1953; K. Akyüz, Ziya Paşa’nın Amasya Mutasarrıflığı Sırasındaki Olaylar, Ank., 1964; Tanpınar (1967), 279-321; Kaplan, Şiir, I (1969), 32-53; Akyüz, Antoloji (1970), 22-51; İbnülemin, Şairler, 1983-2014; M. K. Bilgegil, Harâbât Karşısında Namık Kemal, İst., 1972; Banarlı, RTET, II, 868-878; M. K. Bilgegil, Ziya Paşa Üzerinde Bir Araştırma, 2. bas., Ank., 1979; S. F. Ülgener, “İki Devir ve İki Terkîb-i Bend”, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, Ank., 1983, s. 28-38; Ö. Göçgün, Ziya Paşa’nın Hayatı, Eserleri, Edebi Şahsiyeti ve Bütün Şiirleri, Ank., 1987; B. Emil, “Ziya Paşa’da İslamiyet ve Meşveret (Parlamento) Fikri”, Türk Kültür ve Edebiyatından Şahsiyetler, Ank., 1997, s. 37-72.

 

Paylaş