HAYATI

27 Mart 1889’da Kahire/Mısır’da dünyaya geldi. 13 Aralık 1974’te Ankara’da hayatını kaybetti. İlk ve orta öğrenimini altı yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği Manisa’da Fevziye Mekteb-i İbtidaisi, İzmir İdasisi, ve Mısır’a dönerek devam ettiği Frerler mektebi ile İsviçre Lisesi’nde tamamladı. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre önce annesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Bir süre devam ettiği Mekteb-i Hukuk’un üçüncü sınıfından ayrıldı. Bu dönemde Şahabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Ati topluluğuna katılarak Muhit, Şiir ve Tefekkür, Serveti- Fünun, Rübab, ve Peyam-ı Edebi gibi dergi ve gazetelerde ilk hikaye, oyun ve mensur şiirlerini yayımladı. O yıllarda Paris’ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal’in etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarına dayalı bir sanat anlayışını savundu. Ayrıca Bektaşilik ile ilgilendi. Tedavi için gittiği İsviçre’den dönüşünden sonra İkdam, Dergah, Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Akşam gibi dergi ve gazetelerde Milli Mücadele’yi destekleyen yazılar yazdı. Cumhuriyet’ten sonra Mardin ve Manisa milletvekili oldu. Burhan Belge’nin kız kardeşi Leman Hanım ile evlendi. Roman çalışmalarını sürdürürken Cumhuriyet, Hakimiyet-i Milliye, Milliyet gazetelerinde yazdı.

İlkokulda okuduğu macera romanlarından sonra, önce Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarından, daha sonra Muallim Naci, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit ve Mehmet Celal gibi dönemin tanınmış şairlerinden zevk almaya başladı. Yine arkadaşlarının özendirmesiyle bir yandan da Servet-i Fünun şair ve yazarlarıyla bazı Fransız yazarlarını okudu. Bir yazısında İzmir günlerini şöyle anlatmaktadır: “Baha Tevfik, Şahabettin Süleyman ve ben birbirimizden hiç ayrılmaz, coşkun bir şiir meczubu idik. İzmir Askeri Kıraathanesi ve Kemeraltı’nda Giritli Ali Efendi’nin Kütüphanesi her günkü içtimai yerimizdi. Baha Tevfik müstehzi ve reybi, Şahabettin Süleyman coşkun ve gürültücü, ben utangaç, suküti, akşamüstü mektepten çıkar çıkmaz koltuğumuzun altında bir yığın kitap, bizi bekleyen genç zabit Ömer Seyfeddin ile görüşmeye giderdik.”

Ancak Yakup Kadri’nin babasının ani ölümü ve ailenin tekrar Mısır’a dönmek zorunda kalması üzerinde idadiyi bitirmeden İzmir’de ayrıldı. Aile dostlarından birinin aracılığıyla İskenderiye’de Fransızca öğretim veren Frere Mektebi’ne kayıt oldu; bir süre de İsviçre Lisesi’ne devam etti. Anadolu’dan Mısır’a dönüş onun hayatında olumlu etkiler yaptı, özellikle duygusal kişiliğinin gelişmesinde yararlı oldu. Nil nehri ile ilgili dinlediği efsaneler, Kahire yakınlarındaki efsanevi anıtlar muhayyilesini geliştirirken bir yandan da onu romantizme sürükledi. Gençlik yıllarına ait ürünü olan Bir Serencam’da, Mısır’da geçirmiş olduğu günlerin izleri görülmektedir.

Frere’lerde öğrendiği Fransızca ile Fransız şair ve romancıları, özellikle P. Bourget, G. Flaubert, G. De Maupassant, A. Daudet’yi ve H. İbsen’i okudu. Ayrıca edebiyat ve düşünce alanlarında bazı ciddi konularla da ilgilendi. Yine bu dönemde Montesquieu’nun L’Esprit des Lois’ini çevirmeye kalkıştığı gibi, Gustave le Bone’u ve Max Nordau’yu tanıma fırsatı buldu.

1908’de annesi ile birlikte İstanbul’a taşındı. İstanbul’u daha önce Halit Ziya’nın romanlarından tanıyan Yakup Kadri burada İzmir günlerinde arkadaşı Şahabettin Süleyman aracılığıyla edebiyat dünyasına ilk adımlarını attı. İstanbul’da tanıdığı edebiyatçılar arasında Refik Halit ve Faik Ali de bulunuyordu. Bir süre sonra Fecr-i Ati topluluğuna katıldı. 1916’da tedavi için İsviçre’ye gitti ve üç yıl kadar orada kaldı. Mütareke döneminde İkdam gazetesinde yazdığı siyasi nitelikli yazılarıyla Anadolu’da Mustafa Kemal’in önderliğinde başlayan Milli Mücadele hareketini büyük bir heyecanla destekledi. Mustafa Kemal’in daveti üzerine 1921’de Ankara’ya gitti. Tetkik-i Mezalim Komisyonu’nda görevli olarak Halide Edip, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım ile birlikte bütün Batı Anadolu’yu dolaştı. Yunan zulmüne uğramış halkın acı ve ıstıraplarına yakından tanık oldu. Cumhuriyet’in ilanından sonra Mardin ve Manisa milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı. 1926’da ikinci kez yine tedavi için İsviçre’ye gitti.

Milletvekili iken Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Vedat Nedim Tör ile birlikte Kadro dergisini çıkardı. Yayın politikası hükümet tarafından iyi karşılanmayan dergi iki yıl sonra kapanınca, Yakup Kadri Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra sırasıyla Prag, Lahey, Bern ve Tahran elçiliklerinde görev yaptı. 1960 ihtilalinden sonra Kurucu Meclis üyesi oldu. 1961-1965 döneminde yeniden Manisa milletvekili seçildi. 1962’de Atatürk ilkelerine ters düşüldüğünü ileri sürerek CHP’den ayrıldı; 1965’te politikadan tamamen uzaklaştı. Bu arada Ulus gazetesinde başyazarlık yaptı. Son görevi Anadolu Ajansı yönetim kurulu başkanlığı oldu. Ankara’da hayatını kaybetti. İstanbul Beşiktaş’ta Yahya Efendi Dergahı Kabristanı’na gömüldü.

İlk edebiyat zevkini çocukluk günlerinde annesinden dinlediği aşk ve macera romanlarından edinmiş olduğunu söyleyen Yakup Kadri, II. Meşrutiyet’i izleyen yıllarda yazı hayatına atılmış; Türkiye’de İttihat ve Terakki, Mütareke, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşanan hemen hemen bütün siyasal ve toplumsal değişimlere tanık olmuştur.

Şahabettin Süleyman ile birlikte çıkardıkları Ümit adlı dergide ilk öykü denemeleriyle bazı yazıları yayımlanan Yakup Kadri, aynı günlerde Resimli Kitap’ta da İbsen’in Hortlakları’na nazire olarak kaleme aldığı “Nirvana” adlı oyununun yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına ilk adımlarını da atmış oldu. II. Meşrutiyet’i izleyen günlerde birçoğu Servet-i Fünun dergisinde yazan ve varlıklarını ortaya koymak için, kendilerinden önceki Serveti Fünun şair ve yazarlarını ağır bir dille eleştiren gençler arasına katıldı. Fecr-i Ati edebi topluluğu içinde yer aldı. Amaçlarını Servet-i Fünun’da yayımladıkları bir bildiri ile açıklayan Fecr-i Ati topluluğu mensupları, ağır bir dille eleştirdikleri Servet-i Fünuncular’dan çok da farklı ve yeni bir edebi anlayış ortaya koyamadılar. Daha acemice deneme yazma döneminde olan Yakup Kadri arkadaşlarının önayak olmasıyla bu topluluğa katılmışsa da, henüz durulmuş bir sanat anlayışı yoktu. Buna karşın topluluğa yöneltilen tüm eleştirilere cevap vermek, hatta topluğunun bir slogan halinde benimsediği “Sanat şahsi ve muhteremdir!” görüşünü savunmak ona düştü. Bir yandan kendilerine yöneltilen eleştirilere cevaplar vermeye çalışırken, bir yandan da Servet-i Fünun’da küçük öyküler yayımlıyordu. Bu öykülerinde yer yer gerçekçi, yer yer romantik bir havada görünen yazar, zaman zaman yalın, bazen de sanatkarane bir üslupla dikkati çekiyordu. Onun bu ilk öykülerinde daha çok İbsen etkisi görülüyordu.

Yazar çoğu birer deneme halindeki yazılarını da yine bu sıralarda yayımladı. “Miss Chalfin’in Albümü” adlı denemeleri yine bu yılların ürünüdür. Yakup Kadri’nin 1913’te Bir Serencam adıyla yayımlanan ilk öykülerinin Mısır, Batı Anadolu ve İstanbul’a ilişkin gözlemlerinin ve romantik duyguların ürünü olduğu üzerinde durulmuştur. Onun, sanatı biricik amaç olarak görmesi, yeni arayışları 1911, Balkan Savaşı’na kadar devam eder. Bu savaşın oluşturduğu dehşet tablosunun onda sanatın toplum hizmetinde kullanılması gerektiği yönünde bir değişime yol açtığı görülür: “Ne vakit ki Çatalca önüne dayanan düşman toplarının sesi ta yatağımın içinden işitmeye başladım, hisseder gibi oldum ki, hayatta benim yaptığım mücadeleden daha mühimleri vardı. Balkan Harbi’ni daha bir sürü felaket takip etti. Ben gene “Sanat şahsi ve muhteremdir!” diyordum. Fakat onun yanı başında hiç değilse onun kadar şahsi ve muhterem başka şeyler olabileceğini de düşünmeye başladım.” Bu günlerden sonra Yakup Kadri toplum meseleleri üzerinde daha çok durmaya, sanatını bu yönde kullanmaya başlayacaktır.

Bu sırada Peyam gazetesinde daha çok, günün, üzerinde en çok konuşulan konularından kadın sorunu üzerine yazılar kaleme alan Yakup Kadri, bu yazılarında biraz tutucu bir bakış açısıyla kadını daha çok bir sanat eseri olarak ele alma eğiliminde olduğu görülmüştür. Yine aynı günlerde Peyam-ı Edebi’de yayımlanan yazılarında ise Tevrat’taki anlatım tarzını andırır bir üslup dikkatleri çekmiştir.

Henüz bir arayış döneminde olan Yakup Kadri o günlerde araştırmalarını edebiyatın asıl kaynaklarına doğru yöneltir ve burada eski Yunan edebiyatıyla karşılaşır. Hele Homeros’u okuyunca, o zamana kadar okudukları ona tamamen anlamsız görülür. Bunun üzerine Yahya Kemal ile birlikte ortak Akdeniz uygarlığı adını verdikleri yeni bir akım oluşturmaya kalkışırsa da, görüş ve düşüncelerini dönemin sanat ve edebiyat çevrelerinde kabul ettiremediği gibi, birçok sert eleştiriyle de karşılaşır.

Yakup Kadri, biraz da içinde yaşadığı toplumun geçirmekte olduğu siyasal ve toplumsal değişimlerin etkisiyle, 1916’dan başlayarak İkdam gazetesinin yayımladığı yeni öykülerinde Türkiye’nin sorunlarıyla birlikte gerçek hayatla ilgili çeşitli konuları ele almaya başlayacaktır. Bu öykülerin büyük bir bölümünde, sürmekte olan savaşlara ve bu savaşların ortaya çıkardığı bireysel ve toplumsal çöküntülere yer verildiği görülmektedir.

1918’de Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İstanbul’da toplumsal hayat ve düşünceler büyük ölçüde değişmiş, bir kısım aydından en güç koşullarda bile yine de bir kurtuluş umudunun bulunduğuna inanırken, bazıları büyük bir şaşkınlık ve karasızlık içine düşmüştü. Bu sıralarda İkdam’da çalışan Yakup Kadri Yeni Mecmua’da, var olan toplumsal durumla pek ilgisi bulunmayan “Erenlerin Bağında” adlı düzyazı parçaları yayımlıyordu. İkdam gazetesindeki yazıları 1923’e kadar sürdü. Memleketin bu karanlık günlerinde biraz da mizacından kaynaklanan kötümserliğinin, onu aşırı bir mistisizme sürüklediği de ileri sürülmüştür. Bununla birlikte aynı günlerde gerek İstanbul hayatına dair kaleme aldığı bazı öykülerde, gerekse Anadolu’da başlayan Milli Mücadele üzerine yazdığı öykülerinde, yavaş yavaş da olsa bireycilikten kurtulmaya ve giderek toplumsal konulara eğilmeye başladığı görülür.

Yakup Kadri bir yandan İkdam’da gazeteci olarak çalışırken, bir yandan da asıl önemli yapıtlarını, romanlarını yazmaya başlar. 1920’den önce İkdam’da tefrika halinde yayınlanan “Kiralık Konak” romanında üç kuşak arasında görüş, yaşayış ve anlayış farklılıklarını bütün ayrıntılarıyla ele alıp eleştirir. Esas olarak, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı sırasında, toplumu meydana getiren en küçük birim ola aileyi işleyen yazar, aynı konakta yaşayan üç kuşak, Naim Efendi, kızı ve damadı Servet ile torunları Seniha ve Cemil’in çevresinde toplumun bozulmasını ve ahlaki bakımdan çöküşünü anlatır. Sağlam kurgusu, kişilerin yetkin bir biçimde işlenişi ve çözümlemelerinin ölçülülüğü ile “Kiralık Konak” yazarın ve Türk edebiyatının en başarılı eserlerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Yakup Kadri “Kiralık Konak” romanından sonra kamuoyunda büyük yankılar uyandıran “Nur Baba” romanını yayımlar. Önce Akşam gazetesinde tefrika edilen bu roman, “Bektaşi sırrının” ifşa edildiği gerekçesiyle birçok eleştiriye hedef olmuş, ancak yazar bıkıp usanmadan tüm eleştirilere cevap vermiştir. Konusu eleştirilmekle birlikte, bazı gelenek ve göreneklerin betimi, karakterlerin canlandırılışı ve mistik bir aşkın başarıyla öykülenmesi romanın güçlü bir sanat yanı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönleriyle “Nur Baba”, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olma özelliğini hala korumaktadır.

1923-1925 arasında Hakimiyet-i Milliye ile Cumhuriyet gazetelerinde daha çok siyasi yazılar yazan Yakup Kadri 1926’dan sonra yine tedavi amacıyla İsviçre’ye gider; buradan Milliyet gazetesinde gönderdiği yazılarla “Alp Dağlarından” yazı dizisini oluşturur. Yakup Kadri’nin üçüncü romanı “Hüküm Gecesi” 1927’de önce Milliyet’te tefrika edilir. Romanda II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki günlerde İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf fırkaları arasındaki görüş ayrılıkları ve kavgalardan hareket eden yazar, romanın birinci dereceden kahramanı Ahmet Kerim’in ağzından biraz da kendi düşüncelerini ortaya koyma fırsatı bulur.

Yakup Kadri 1932’de politikada devletçiliği, sanatta inkılapçılığı ve gerçekçiliği savunan Kadro dergisinin kurucuları arasında yer alır. Derginin hemen hemen her sayısında sanat ve edebiyat üzerine yazıları yayımlanan Yakup Kadri’nin, bu yazılarında Fecr-i Ati günlerinin sanat anlayışından bir hayli uzaklaştığı dikkati çeker. Milli Mücadele sırasındaki gözlem ve izlenimleri sonucunda yazmaya karar verdiği, ancak çeşitli sebeplerden yayımı ertelenen “Yaban” romanı da, yazarın yeni bir sanat anlayışı ve dünya görüşünü benimsediği Kadro’nun çıktığı günlerde kaleme alır. Yayımlandığı günlerde çeşitli eleştirilere hedef olan romanda, İstanbullu bir aydın olan Ahmed Celal’in gözüyle Kurtuluş Savaşı sırasında Porsuk Irmağı yakınlarındaki bir Orta Anadolu köyünde yaşanan olaylar anlatılmaktadır; ama bunlar 1920’lerin gerçekliğinden çok, Anadolu köyünü ve köylüsünü inkılapların arkasında ve Ankara’dan görmeye çalışan Kadrocu Yakup Kadri’nin gözüyledir.

Dikkatle bakıldığı zaman Yakup Kadri’nin Tanzimat’tan başlayarak kendi zamanına kadar Türk toplumunda yaşanan belli başlı siyasal ve toplumsal olayları büyük bir roman zincirinin halkaları halinde sırasıyla ortaya koymak istediği anlaşılmaktadır; bu çerçevede “Yaban”I “Ankara” romanı izler. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünün hemen ardından yayımlanan “Ankara” romanında, savaş günlerinde başlayarak Cumhuriyet döneminin Ankara’sı ve on yıl süresince düşüncelerdeki değişimlerle birlikte inkılapların uygulamadaki başarısı ve başarısızlıklarını ele alır. Romanın sonunda gelecekteki Türkiye’nin mutlu bir tablosunu çizen yazar, bu tablo ortasında Ankara’nın da “danslı, süslü püslü, gramafonlu, radyolu evleriyle Yenişehir Ankara’sı değil, müzeleriyle, stadyumlarıyla, hastaneleriyle gerçek bir Avrupa Ankara’sı olması gerektiği üzerinde durur.

17 Ağustos 1934’te Moskova’da toplanan Edebiyat Kongresi’ne katılan Yakup Kadri, orada I. Dünya Savaşı sonrasında değişen toplumsal yapının edebiyat anlayışlarına getirmiş olduğu yenilikler üzerine durulmuştur.

İlk yazı ve denemeleri tiyatro türünde yapan Yakup Kadri, H. İbsen ve Maeterlinck etkisi altında birkaç oyun kaleme aldıktan sonra düzyazı tarzına yönelmiştir. Özellikle Nev-Yunanilik anlayışını benimsediği sırada yazdığı düzyazı şiirlerinde eski çağlara duymuş olduğu özlem dikkati çekmektedir.

Yıllarca süren gazetecilik hayatında büyük bir bölümü gündelik olaylar ve günün politik sorunlarıyla, bir bölümü de sanat ve edebiyatla ilgili makaleler yazan Yakup Kadri’nin bu yazıları İkdam, Peyam, Hakimiyet-i Milliye, Cumhuriyet, Milliyet ve Vatan gazeteleriyle, Servet-i Fünun, Yeni Mecmua, Rübap, Peyam-ı Edebi, Dergah, Muhit, Türk Yurdu, Varlık ve Kadro dergilerinde yayımlanmış, çok az bir bölümü dışında çoğu kitap haline gelmemiştir.

Türk edebiyatı tarihinde daha çok romanları sebebi ile üzerinde durulan Yakup Kadri’nin yapıtları, bütünüyle Türk toplumunun Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten de çok partili rejime geçişe kadar yaşamış olduğu deneyimleri hikaye etmektedir. Aralarında kronolojik zaman sıralamasına kadar, zihniyet itibariyle de bağlar bulunan romanları bütünüyle bu dönemin bir panoraması durumundadır.

Eserlerinden “Nur Baba” “Boğaziçi Esrarı”a adıyla 1922’de Muhsin Ertuğrul tarafından, “Yaban” ise 1996’da N. Durak tarafından filme alınmıştır.

ESERLERİ

HİKÂYE: Bir Serencam (1913), Rahmet (1923), Millî Savaş Hikâyeleri (1947).

ROMAN: Kiralık Konak (1922), Nur Baba (1922), Hüküm Gecesi (1927), Sodom ve Gomore (1928), Yaban (1932), Ankara (1934), Bir Sürgün (1937), Panorama (2 cilt, 1949-52), Hep O Şarkı (1956).

MENSUR ŞİİR: Erenlerin Bağından (1922), Okun Ucundan (1940).

MONOGRAFİ: Ahmet Haşim (1934), Atatürk (1946). ANI: Zoraki Diplomat (1955), Anamın Kitabı (çocukluk anıları, 1957), Vatan Yolunda (1957), Politikada 45 yıl (1968), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969). MAKALE: İzmir’den Bursa’ya (H. Edib, F. Rıfkı, M. Asım ile, 1922), Kadınlık ve Kadınlarımız (1923), Seçme Yazılar (F. Rıfkı, Ruşen Eşref ile, 1928), Ergenekon (2 cilt, 1929), Alp Dağlarından ve Miss Chalfrin’in Albümünden (1942).

OYUN: Nirvana (Resimli Kitap, sayı: 9, 1909), Veda (Resimli Kitap, s. 11, 1909).

 

 

 

 

 

Paylaş