HAYATI

XIX. Yüzyıl Türkçü yazarlarından. 1838 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1892’de sürgünde bulunduğu Bağdat’ta yaşama veda etti ve Bağdat’ta defnedildi. Tam adı Süleyman Hüsni Paşa’dır. Bazı yapıtlarını Hüsni mahlasını kullanarak kaleme almıştır.

Süleyman Paşa, 1859’da Harbiye Mektebi’nden mezun olduktan sonra Osmanlı Ordusunda subay olarak görev yapmaya başladı. 1867’de Girit İsyanı’nın bastırılmasında gösterdiği başarılardan dolayı rütbesi kaymakamlığı (yarbay) yükseltildi. Daha sonra Harbiye münşeat müdürü olarak tayin edildi. Mirlivalığa (tuğgeneral) yükseldi. Askeri okullar nazırı oldu. Bu görevi sırasında askeri okulların ders müfredatlarında önemli değişiklikler yaptı. I. Meşrutiyet’in ilan edileceği gece askeri okul öğrencilerini silahlandırdı ve Şehzade Murat’ın tahta geçmesini sağladı. II. Abdülhamid devrinde müşirlikle (mareşal) tayin edilerek İstanbul’da uzaklaştırıldı. Karadağ İsyanını bastırdı ve savaş ilan eden Rusları yendi. Bunun üzerine Şıpka kahramanı oldu. Plevne Savaşında Tuna ve Balkan orduları başkomutanı olarak katıldı. Savaş bittikten sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından mahkemeye verildi, mahkum edilerek Bağdat’a sürüldü.

Harbiye Mektebi komutanı iken çağın gereklerine uygun değişikler yapan Süleyman Paşa, fen bilimleri, matematik, aritmetik ve geometri gibi derslerin müfredata girmesini sağladı. Menşei Muallim Mektebi’nin açılmasında önemli rol oynadı.

Tarih ve dil alanlarındaki çalışmalarından dolayı Ulusçuluk akımın öncülerinden biri olarak kabul edilen ve Tanzimat Döneminin en büyük Türkçülerinden olan Süleyman Paşa, İslam öncesi Türk tarihinin okulların ders müfredatına girmesini sağladı. Tarih anlayışı dil alanında da uyguladı. Dilimiz Osmanlı dili değil; milletimizin adı ile Türk dili olduğu tezini savundu.

Süleyman Paşa’nın hayatı ve eserleri ile ilgili geniş bilgi 1912 yılında oğlu tarafından kaleme alınan “Süleyman Paşa’nın Muhakemesi” adlı eserde bulunmaktadır.

ESERLERİ

TARİH:

  • Târih-i Âlem (dünya tarihi, Adem peygamberin yaratılışından İslâmiyet’in doğuşuna kadar geçen olayları kapsar, 1874)
  • Umdetü’l-Hakayık (1877 Osmanlı-Rus Savaşını anlatan bu eser, daha önce Ceride-i Askeriyye’de yayımlanan ve 1293 Osmanlı-Rus harbini tenkit maksadıyla yazılmış “Harb-i Ahir ve İstihkamât” adlı eseri tenkit için yazılmıştır, 6 cilt, 1828)
  • Hisse-i İnkılâp (Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilişi ile 5. Murad’ın tahta çıkışını anlatır, 1908)

EDEBİYAT ve DİL:

  • Mebâni’l-İnşâ (2 cilt, 1874)
  • İlm-i Sarf-ı Türkî (Türkçe dilbilgisi, 1875)

DİN:

  • İlm-i Hâl-i Sagir, İlm-i Hâl-i Kebir

ÇEVİRİ:

  • Terceme-i İrâde-i Cüz’iyye (Akkirmanî’den).
ESER ÖRNEKLERİ

RECAİZADE MAHMUT EKREM’E MEKTUP

… Bilmem bir hata-yı fikri midir, nedir? Kitabınızın ahirindeki “Türkçe demeyip Osmanlıca dediğim ise, Arabi ve Farsi ve sırf Türkçe elfazdan terekküp ve teşekkül etmesinden ve asıl kendi kavaidinden başka diğer iki lisandan ahzolunan birtakım kaidelere dahi tabi bulunmasından dolayıdır” ibaresinin melülüne iliştim. Bana kalırsa, söylediğimiz lisan, ‘Türkçedir’. ‘Osmanlıca’ sıfatı tabiiyyeti bildirir bir ifadedir. Sultan Osman hazretlerinin teşkil ettiği devlete tabi olan efrada, denir. Eğer sultan-ı müşarünileyh hazretleri bu devlet-i muazzamayı teşkile muvaffak olmayaydı da ilel-an saltanat-ı Selçukkiye devam etseydi o vakit Türkçemizin adı Selçukkiye mi olacaktı? Cevdet Paşa’nın kitabında ‘Kavaid-i Osmaniyye’ hele hiç medar-ı istişhad olamaz. Lisanımız dahi herhalde Türkçedir. Üç beş kişi lisanın ismini tebdil etmek iddiasında ne kadar sebat gösterseler bile bütün sekene-i arzın hüsn-i kabulüne mazhar olmayınca davanın hükümsüzlüğü tabiidir. Bu lisana efrad-ı ümmet Türkçe diyor. Avrupa, Afrika, Amerika, Avustralya kıtaatındaki milyonlarca milletler de Türkçe diyor. Öyle ise lisanımız Türkçe imiş. Hatta bir ecnebiye ‘Türkçe bilir misin?’ diye sorarız, ‘Osmanlıca bilir misin?’ . demeyiz. Tekellüm edegeldiğimiz Arabi, Farisi ile terekküb ve teşekkülü ‘Osmanlıca’ denmesinin iktiza etmez. Ali Şir Nevai’nin Divan’ı elbette manzur-i alileri olmuştur. O da Arabi, Farisiyle Türkçeden mürekkebdir. Niçin ‘Osmanlıca’ demiyoruz da ‘Çağatayca’ diyoruz? Bugün Kazan’da Kırım’da, Dağıştab’da, Azerbaycan’da, Hiva’da, Semerkand’da, Kaşgar’da, Sibirya’da dahi Türçe söyleşilir. Onlar dahi lisanlarına hasb-el-islamiyye ve sevk-i ihtilat ile bir hayli Arabi ve Farisi kelimat mezcetmişlerdir. Şimdi bunların söylediği sözlere yahut yazdıklarım kitaplara ‘Osmanlıca’ mı diyeceğiz? Bana kalırsa ‘Anadolu Türkçesi, Dağıstan Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Semerkand Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Kaşgar Türkçesi… denmelidir.

ŞARK TÜRKÜLERİ*

Şimal Hunlarının inkıraz ve perişanisinden sonra Han’ı ahirleri bulunan İlhan’ın küçük oğlu Kayan ve kendisiyle hemsin Nokuz isminde amcazadesi esna-yi firarda birleşerek haremlerini dahi alıp bir karlı dağ üstüne çıktılar. O dağın taraf-i şarkisinde akarsulu ve ağaç ve meyveli bir dere görerek nice bin zahmetle oraya hüzul ettiler. Beraberlerinde getirdikleri hayvanların südü ve eti taayyüş ve derisini telebbüs ederek oraya Ergenekon ismini verdiler.

Bunların evlat ve ahfadı çoğaldı ve dört yüz yıl kadar orada imrar-ı eyyam ettiler. Nihayet o dere bunların kesret-i nüfus ve hayvanatına kifayet etmeyerek harice çıkmaya kıyam ettiler. “Atalarımızdan Ergenekon dışında güzel memleketler var imiş ve bizim kadimde yurdumuz oraları imiş. Tatar galebe ederek memleketimizi almış. Şimdi adedimiz çok. Bu iki dağ arasında korkup niçin oturalım?” dediler ise de bu kadar ahmal ve eskal ile çıkmak için yol bulamadılar. İçlerinde bir demirci var idi. Merkum demirci:

-Şurada bir dağ var ve demir madenidir. Eğer odun ve kömür yığılarak eritilebilirse belki bize yol açılır.

Demesi üzerine cümlesi makul görüp o dağın üstüne bir kat odun ve bir kat da kömür istif ettiler. Yetmiş yerden büyük körükler ile üflediler. Rivayete göre bu ameliyat ile dağın bir parçası eriyerek bunlara geçecek miktar yol açılmış…

(Tarih-i Alem, 1876)

*Memleketimizde Türkçülük ve Milliyetçilik fikirlerinin başlangıçları da Tanzimat’tan sonraki edebiyatımızda görülmektedir. Bu sahada, Avrupa alimlerinin tetkiklerinden faydalanarak, ilk şuurlu fikirleri ileri sürenler Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu devrinde, Osmanlılardan ve bilhassa Müslümanlıktan önce Türk tarih ve medeniyetinden bahsedilmezdi. Süleyman Paşa, Avrupa tarihçilerinin eserlerinden faydalanarak yazdığı Tarih-i Alem adlı yapıtında, ülkemizde ilk defa olmak üzere, eski Türk tarih ve medeniyetine büyük bir yer vermiştir. Yukarıdaki parça bu eserden alınmıştır.

KAYNAKÇA: TDE Ansiklopedisi (c. 5, 2004), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999)

Paylaş