HAYATI

XV. Yüzyıl yazarlarından. Tam adı Hoca Sinaneddin Yusuf. Doğum yeri ve tarihi hakkında değişik görüşler öne sürülmüştür. 1437 ile 1440 bu tarihlerden ikisidir. Sivrihisar, Bursa ve İstanbul’da doğduğu söylentilerinden hangisinin doğru olduğu da bilinmemektedir. 1486’da vefat eden Sinan Paşa’nın ölüm yeri ve mezarı konusunda da değişik görüşler ileri sürülmüştür. İstanbul’da öldüğü, Eyüp’te gömüldüğü söylendiği gibi, yaşamının son yıllarında Gelibolu sancağında bulunduğu ve orada gömülü olduğu da söylenmiştir. Şakayık, Tecüttevarih ve Keşfüzzunun’da rastlanan Edirne kaydı daha doğru bir bilgi olarak görülmektedir. İstanbul’un ilk kadısı ve dönemin ünlü bilginlerinden olan Hızır Bey’in oğludur.

Öğrenimini babasından alan Sinan Paşa, Edirne’de müderrislikle görevlendirilmiş, daha sonra İstanbul’da Sahn müderrisliğine getirilerek hâce-i sultani (sultanın hocası) olmuştur. Fatih Sultan Mehmet’in huzurunda yapılan toplantılara katılan Sinan Paşa, o yıllarda İstanbul’da bulunan Ali Kuşçu’nun derslerine öğrencisi Molla Lütfi’yi göndermiş sonra ona gördüğü dersleri tekrarlatarak riyaziye bilgisini arttırmıştır. Devlet işlerinde hocasının bilgisinden yararlanmak isteyen Fatih, vezirlik payesi vererek Sinan Paşa’yı daha da yakınına aldı. 1476’da Gedik Ahmet Paşa’nın azledilmesi üzerine de sadrazam oldu. Hala bilinmeyen bir nedenle padişahın gazabına uğradı ve azledilerek hapsedildi. Bu olay ulemanın tepkisine yol açtı. Ulema, Sinan Paşa serbest bırakılmazsa bütün kitaplarını yakacaklarını, Osmanlı ülkesini terk edeceklerini padişaha bildirdiler. Fatih, bu baskı karşısında Sinan Paşa’yı serbest bıraktırdı. Ancak Sivrihisar kadılığı vererek İstanbul’dan da uzaklaştırdı. Yine bilinmeyen bir nedenle bununla da yetinmedi. Ardından bir tabin gönderdi ve paşanın akli dengesinin yerinde olmadığını, deliler için uygulanan tedavinin yerine getirilmesini emretti. İznik’te durdurulan Sinan Paşa, zincire vuruldu. Ama bu kez de, İznik’te bulunan dönemin sayılan bilginlerinden Mevlana İbn Hüsameddin, padişaha mektupla başvurarak ricada bulundu. Padişah da Sinan Paşa’nın Sivrihisar’a gitmesine izin verdi. Sinan Paşa, beş yıl Sivrihisar’da kalmış, öğrencisi Molla Lütfi, sürgün yıllarında da hocasının yanından ayrılmamıştır. II. Beyazıt, tahta çıkınca Sinan Paşa’ya vezirlik rütbesi geri verilmiş ve 1481’de Edirne darülhadisi müderrisliği görevine getirilmiştir.

Büyük bir bilgin olan Sinan Paşa Molla Fenari Mektebi’ni babasından sonra sürdürerek değerli öğrenciler yetiştirmiş, açmış olduğu bu serbest fikirli mektep, çok değerli öğrencisi olan Tokatlı Molla Lütfi’nin idamı ile kapanmıştır. Şeyh Vefa tekkesine devam ettiği, şeyhin etkisinde kalarak tasavvufu benimsediği, özgür düşünceli, ‘reybi’ (şüpheci) bir düşünür olduğu biliniyor. Yolunu izleyen öğrencisi Molla Lütfi’nin, dönemin dar görüşlü bilginlerinin kötülemesi sonucu itikatsızlıkla suçlanarak idam edildiği düşünülürse, Sinan Paşa’nın da aynı nedenle gözden düştüğü ileri sürülebilir. Sinan Paşa, bilim insanı olmasının yanı sıra, nazım ve nesirle de uğraşmıştır. Kendisinden sonra sanatlı divan nesrinin öncüsü sayılır. Gazel ve kaside yazmamış ve mahlas kullanmamıştır. Divan nesrinin özelliklerini nesre uygulamıştır.

Devrin geniş bilgili şahsiyetlerinden biri olan Sinan Paşa’nın çeşitli eserleri arasında en değerli ve en tanınmışı Tazarru’ –name (Yalvarışlar Kitabı), mensur, bazı kısımları da manzum olan bir eserdir. Yazar, burada devrinin kültürü içinde, felsefi düşünüşler göstermekte, dinden, dünyadan, tasavvuftan ve ilahi aşktan bahsederek Allah’a yalvarmaktadır. Daha çok nesir kısmı orijinal olan eser, yer yer sanatlı, seçili ve sade bir üslupla yazılmış samimi duygularla doludur.

ESERLERİ
  • Tazarrunâme (tasavvufi mensur bir yapıt, İst. 1305/1887, eksik, Mertal Tulum, tar. 1971)
  • Nasihatname (ahlakla ilgili, mensur, Ahlakname, Maarifname adları ile de tanınmıştır. Tıpkı basımı: Maarifname, İsmail Hakkı Ertaylan, 1691)
  • Tezkiretü’l Evliya (30’a yakın meşayih-i meşhure ‘ünlü şeyhlerin’ menkıbelerini konu alır.)

Ayrıca Sinan Paşa’nın astronomi, matematik ve felsefe konularında da yazılmış Arapça pek çok risalesi de vardır. Bu risalelerin önemlileri:

  • Mülahhas şerhine haşiye (astronomi)
  • Risale (Ali Kuşçu’nun ortaya attığı geometri problemleri üzerine)
  • Mevakif şerhine haşiye (felsefe).
ESER ÖRNEKLERİ
TAZARRÜNAME*

İlahi! Biz geldik yine kendi derdimize, başlayalım ah-ı serdimize. Ah ki dilden gelmeye ol ah-ı sadık olmaz ve nale ki ciğerden kopmaya ol nale-i aşık olmaz. Ah ki sadık olmaya biderd olur ve nale ki biderd ola serd olur.

Hele n’eyliyeyim, bize düşen ağlamaktır; yalan, gerçek, inlemektir. Biliriz, yalandır amma nice edelim, hele yalansa dahi biraz ağlayalım. Ümiddir ki ol çareger bir çare ede. Efendi igen kul eksikliğine kalagan olmaz. Mevla daim bendesi ayıba bakagan olmaz. Her nesi varsa kendinindir, eksik gedik anındır. Dilese eksik komayıp tamam ederdi, istese bir Kün! Demekle itmam ederdi. Çün böyle diledi, dilek anın, n’idelim; her ne buyurursa öyle edelim. Ne bunda iradetle geldik ki yine bundan ihtiyar gidevüz. Hemin bize vacib ol ki elden geldikçe buyruğun edevüz. Bakisi anın iradetine dairdir. Kabül ü redd inayetine dairdir. Eğer noksanımız tamam tutarsa fazlıdır, ne diyelim ve eğer fi’limize göre kınarsa adlidir, nice edelim.”

(*Tazarrüname (Yalvarışlar Kitabı) çoğu mensur, bazı kısımları da manzum bir eserdir. Yazar burada devrinin kültürü içinde, felsefi düşünüşler göstermekte, dinden, dünyadan, tasavvuftan ve ilahi aşktan bahsederek Allah’a yalvarmaktadır. Daha çok nesir kısmı orijinal olan eser, yer yer sanatlı, seçili ve sade bir üslupla kaleme alınmış samimi duygularla doludur. Yukarıdaki parça yalvarışlardan biridir.)

KAYNAKÇA: İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009), Bursalı Mehmed Tahir / Osmanlı Müellifleri II (1972).

 

Paylaş