HAYATI

Gazeteci ve yazar. 1898’de İstanbul’da dünyaya geldi. 11 Aralık 1953’te İstanbul’da yaşama veda etti. Bazı yapıtlarını Naşide Refik, Hüsamettin Ali, A. Cevdet, M. Reşit, Faik Remzi, A. Şekip, Rüştü, Abdullah Sıtkı, Rasim Servet, Çileli, Fuat Refik, Güleryüz, Hanım imzalarını kullanarak kaleme aldı. Sakız mutasarrıfı iken ölen Hamdi Bey ile Âliye Hanım’ın oğlu. Sadrazam Saffet Paşa anne tarafından büyük dedesi, başmabeyinci Lütfi Simavi Bey amcasıdır.

Çocukluğu babasının mutasarrıf olarak bulunduğu Samsun’da geçen Sedat Simavi, bir süre Saint Joseph Fransız Lisesi’nde okudu, 1912’de yazıldığı Galatasaray Sultanisi’ni bitirdi. Öğrencilik yıllarında çizmeye başladığı karikatürleri Kehkeşan, Zekâ, Eşek, Köylü gibi dergilerde yayımlandı. 1916’da Hande adlı bir mizah dergisi yayımladı. Öte yandan sinemaya ilgi duydu ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti adına Türk sinemasının ilk konulu filmleri sayılan Pençe (1917), Casus (1917) ve Alemdar Vakası’nı (1918) yönetti. 30 Ekim 1918’de mizah dergisi Diken’i çıkarmaya başladı. Önce 15 günde, sonra haftada bir olmak üzere 72 sayı çıkardığı bu dergiyi, sunuş yazısında, dört yıl süren savaş sırasında gülmeyi unutan “dudaklara biraz tebessüm vermek” amacıyla yayımladığını belirtiyordu. Bu arada İnci (1919) adlı magazin dergisini çıkardı. Çıkardığı günlük gazeteler Dersaadet (1920, 128 sayı) ve Payitaht’ı (1921, 54 sayı) kapatmak zorunda kaldı. 18 Mayıs 1921-27 Ağustos 1923 arasında 122 sayı çıkardığı haftalık Güleryüz, Milli Mücadele’yi destekleyen tutumuyla dikkat çekti. Güleryüz’ün yanı sıra Hanım (1921), çocuklara yönelik Hacıyatmaz (1921), Yeni İnci dergilerini yayımladı. 21 Eylül 1923’te çıkarmaya başladığı ve yüksek bir tiraja ulaştırdığı haftalık Resimli Gazete’yi harf devriminden sonra 25 Mayıs 1929’da kapatmak zorunda kaldı. Bu arada Yıldız (1924-26, 17 sayı), Meraklı Gazete (1926), Yeni Kitap (1927-28), Arkadaş (1928) dergilerini çıkardı. 1929-33 arasında Kanaat Kütüphanesi’ne kendi adıyla, çeşitli takma adlarla, çoğu kez de imzasız olarak “Çocuk Hikâyeleri”, “Vatani Hikâyeler”, “Seyahat Hikâyeleri”, “Büyük Adamlar”, “Polis Hikâyeleri” adı altında telif ve çeviri kitaplar hazırladı. 15 Mart 1933’te çıkarmaya başladığı haftalık magazin dergisi Yedigün’ün yayımını 17 Ağustos 1950’ye kadar sürdürdü. Bu dergide, yeni yetişen edebiyatçıların öykü ve şiirlerine de yer verdi. Bu arada mizaha ilgisini de sürdürerek, 1935’te devraldığı Karagöz dergisini 1950’ye kadar yayımladı. Karagöz ve Yedigün’ün yayımı sürerken, yeni bir mizah dergisi olarak Karikatür’ü çıkarmaya başladı (1 Ocak 1936). Cumhuriyet tarihinin uzun ömürlü mizah dergilerinden biri olan Karagöz’ün yayımına 18 Mart 1948’de son verdiğinde, dergi 638. sayısına ulaşmıştı.

Sedat Simavi’nin basın alanındaki en önemli girişimi Hürriyet gazetesidir. 1 Mayıs 1948’de yayımlamaya başladığı bu gazete kısa sürede Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden biri oldu. Simavi “günlük müstakil siyasi gazete” olarak yayımladığı Hürriyet’in ilk sayısında, bir bakıma bu tanıma bağlı kaldığını göstermek için, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün makalesinin yanında muhalefet partisi Demokrat Parti’nin genel başkanı Celal Bayar’ın yazısına da yer verdi.

Sedat Simavi gazeteciliğin ve karikatürün yanı sıra edebiyatla da ilgilendi. Fuji-Yama adlı romanı Yedigün dergisinin ilk sayısından (1933) itibaren tefrika edildi. Hürriyet Apartmanı adlı oyunu 1943’te İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi; 1944’te T. Artemel tarafından sinemaya uyarlandı. Gazeteciler Cemiyeti’nin kurucularından ve 1946-49 arasında ilk başkanı olan Sedat Simavi’nin ölümünden sonra ailesi tarafından Sedat Simavi Vakfı kuruldu (1977). Bu vakıf tarafından her yıl yedi dalda verilen ödüllerden biri de edebiyat ödülüdür.

ESERLERİ

ROMAN:

  • Fuji-yama (1934)

OYUN:

  • Hürriyet Apartmanı (1940)
  • Düşenin Dostları (oyun, 1940)
  • Ceza (oyun, 1941).

İNCELEME:

  • J.J. Rousseau (1931).

KARİKATÜR ALBÜMÜ:

  • Yeni Zenginler (1918)
  • Kadınlar Saltanatı (1920)
  • Paramparça: Yeni Zenginler, Harp Fakirleri, (yay. haz. T. Çeviker, 1993)

DİĞER YAPITLARI:

  • Bir Günde Okuyorum (1928)
  • Ayhan’ın Kitabı (1929)
  • Sesli Sessiz ve Renkli Sinema (1931)
  • Fuzuli (1931)
  • Ahmet Mithat Efendi (1931)
  • Nedim (1931)
  • Osman Paşa (1931)
  • Ziya Paşa (1931)
  • Ziya Gökalp (1931)
  • Annenin Kitabı (tsz.)
  • Bilen de Pişman Bilmeyen de (tsz.)
  • Eserleri (1973)
  • Hürriyet’teki Yazılarıyla Sedat Simavi (1983).
ESER ÖRNEKLERİ
FUJİ-YAMA*

KOLOMBO’DA

…Seylan adasının merkezi olan Kolombo şehri eritici güneşin altında fıkır fıkır kaynıyordu.

Otelin taş odalarında oturmak kabil değildi. Vantilatörden akan sıcak rüzgar havayı daha ziyade bozuyor, adeta teneffüs edilmez bir hale sokuyordu.

Kolombo’yu limana giren vapurun güvertesinden seyredenler yeşilliklere gömülü olan bu beyaz ve güzel şehrin ne cehennem olduğunu tasavvur edemezler.

Sahiden esen meltem bütün yolcular gibi Nizamettin’i de aldatmıştı.

Eski Hint masalları cennetin Seylan adasında olduğunu iddia ederler. Nizamettin bunu bir yerde okumuş ve bu sevincini içine saklamıştı. Fakat şimdi bu güzel ve emsalsiz şehrin cehennemden bir numune olduğunu anlıyordu.

İndikleri otel Kolombo’nun en zengin ve kibar otellerinden biri olmasına rağmen bir vapurun kazan dairesinden farksızdı.

Biraz serin hava bulmak için otelin parkına kadar inmek istedi. Holden bahçeye çıktığı zaman boğucu bir gaz gibi kaynayan sıcaklıkla karşılaştı. Parkın muazzam ağaçları bile tiyatro dekoru gibi hareketsizdi.

Kolombo’nun büyük parkı oldukça kalabalıktı. Bir taraftan varyete numaraları yapan açık hava tiyatrosunun çalgı sesleri geliyordu. Seylan’daki ecnebiler gündüz kaynayan sıcağından kurtulur kurtulmaz soluğu burada alıyorlar. Nizamettin beni parkın çok tenha bir tarafına götürdü. Burası beyaz güvercinleri andıran, beyaz bir hasır kanepelerle süslenmiş güzel bir köşe idi. Ben hala hayrette idim. Etrafta çalgı ve neşe varken bu tenha yere niçin gelmiştik. Gecenin hayli ilerlemiş bir saati olmasına rağmen mehtapta ortalık adeta aydınlanmıştı.

Asya mehtabını terennüm eden şairlere hak vermemek kabil mi? Kanepelerin birine oturduğumuz zaman Nizamettin’in cebinden bir mahfaza çıkardı. İçindeki yüzüklerden birini bana uzattı, ve parmağıma geçirmemi rica etti.. Nişanlanmıştık..

Burada hislerimi tahlile lüzum görmüyorum. Saadet kelimeleri ifade edilebilir mi? Sevincimden ağlamaya başlamıştım.

Biraz sonra Nizamettin’in parmağıma geçirdiği yüzükle oynarken halkanın içindeki kelimeye gözlerim ilişti. Hayretle: Fuji-Yama.. kelimesini okudum.

Nizamettin benim ona ilk zamanlarda koyduğum ismi nereden biliyordu? Ben bu ismi kimseye, ama hiç kimseye söylememiştim. O saniyede yerin dibine geçtim. Utancımdan ve teessürümden nefesim adeta tıkanacak gibi olmuştu. Bu halimi göz ucuyla takip eden Nizamettin imdadıma yetişti ve:

-Sana küçük bir kabahatimi itiraf edeceğim diyerek söze başladı.

Meğer, Kızıldeniz’i geçerken bir gün benim bulunmadığım esnada yanlışlıkla kamarama girmiş ve masanın üzerinde açık bulunan hatıra defterimi karıştırırken kendisine taktığım ismi okumuş.

Artık Nizamettin’in bu küçük kabahatini nasıl affedemezdim? Yüzüğünü kuyumcuya iade etmesini ve bu manasız kelimeyi kazdırmasını rica etmek istedim. Derhal itiraz etti ve:

-Hayır (Necile) o kelimenin pek çok hatıraları var, dedi. Onu olduğu gibi muhafaza edelim. Fuji – Yama sana her zaman bu uzun deniz seyahatinin en kederli ve en sevinçli zamanlarını hatırlatabilir. İsterim ki bu yüzüğün içindeki iki kelimeyi okudukça bu baharlı geceyi, bu Asya mehtabını hatırlayasın. Benim hakiki ismim sana yalnız bir istikbal ifadesidir. Benim hakiki ismim sana yalnız bir istikbal ifadesidir. Halbuki Fuji –Yama mazidir ve istikbal maziden kuvvet almalıdır.

Nizamettin Fuji- Yama ismini o kadar benimsemişti ki onun bu ısrarına dayanamadım, hislerinin samimiyetinden de şüphe etmezdim.

O gece mehtap bütün sevgilerimize şahit oldu.

O durgun, mahcup ve sessiz Fuji – Yama şimdi o kadar neşeli, o kadar mesuttu ki beni bütün mevcudiyetimle kendisine bağlamıştı.

Fakat içimi dolduran bu saadetten adeta korkuyorum…

(*Fuji – Yama’nın özeti: Haydar Naci Bey Tokyo sefareti müsteşarıdır. İstanbul’da bir daktilo arıyor. Kendisi geçkin, yaşlı bir bekardır, eğlendirecek birini arıyor. Necile adlı daktiloyu beğenmiştir. Beraber Tokyo’ya götürüyor. Yolda, vapur, İskenderiye’ye uğrayarak sefaret ateşmilteri genç erkanıharp Nizamettin Bey’i alıyor. Necile’nin evvelce babasını mütareke zamanında karakolda kurtaran bu zabit Necile’yi tetkik ediyor. Beğeniyor, Necile de Nizamettin Bey’i beğeniyor ve ona sönmüş bir yanardağ olan Fuji Yama adını koyuyor. Ve Tokyo’ya varıncaya kadar yolda anlaşarak Kolombo’nun bir parkında nişanlanıyor ve Tokyo’ya varınca da sefarette evleniyorlar.)

KAYNAKÇA: Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001), İhsan Işık / Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006).

Paylaş