HAYATI

18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. 11 Mayıs 1954 günü İstanbul’da hayatını kaybetti. Adapazarı’nın tanınmış ailelerinden biri olan Abasızzadelerden, bir ara Adapazarı belediye başkanlığı da yapmış olan Mehmet Faik Bey ile Makbule Hanım’ın oğludur. Oldukça varlıklı bir aile ortamında mutlu bir çocukluk yaşayan Sait Faik, özgürlüğe tutkun karakteri ve kimi koşulları zorlaması sonucu düzenli bir eğitim göremedi. İlkokulu, yabancı dilde eğitim veren Rehber-i Terakki okulunda okuduktan sonra iki yıl Adapazarı İdadisi’ne devam etti. İşgal yıllarının ve ardından Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesiyle ailesiyle birlikte İstanbul’a taşındı. Burada bir süre İstanbul Lisesi’nde öğrenim gördü. Okulun Arapça öğretmenine yapılan bir şaka yüzünden sınıfın tüm öğrencileri farklı liselere dağıtılınca Sait Faik de Bursa Lisesi’ne gönderildi. Bu okuldan “iyi” derece ile mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne kaydolduysa da, iki yıl sonra babasının isteği üzerine iktisat eğitimi için İsviçre’nin Lozan kentine, oradan da güneydoğu Fransa’da bulunan Grenobole kentine gitti; aynı kentteki bir lise ve edebiyat fakültesinde dört yıl süreyle öğrenim gördü, ancak düzensiz öğrenimi ve yaşadığı bohem hayat nedeniyle babası tarafından geri çağrıldı ve diplomasız olarak Türkiye’ye geri döndü. Bir süre Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Babasının, sermaye ile birlikte yanına bir de orta vererek Yağ İskelesi’nde açtığı ticarethane, Saik Faik’in ticarete olan yabancılığı ve ortağının dürüst olmayan davranışları yüzünden girişim iflas ile sonuçlandı. Bir ay kadar kısa bir süre Haber gazetesi için adliye muhabirliği yapıp mahkeme röportajları hazırladı. Babasının 1939 yılında vefat etmesi sebebi ile annesine ve kendisine kalan mülklerin geliriyle, herhangi bir meslek sahibi olmayı düşünmeden bir yandan bohem bir hayat sürüp öte yandan geçimi kalemi ile sağlamanın yollarını aradı. Yazları Burgazada’da bulunan köşklerinde, kışları ise Şişli’deki apartmanlarında geçiren Sait Faik, sadece sanatçı çevrelerin değil, İstanbul’un belli başlı merkezlerinin tanınan simalarından biri oldu.

1940 yılında tefrika edilen romanı Medarı Maişet Motoru, 1944’te kitap haline getirilerek yayımlandığında, sıkıyönetim mahkemelerinde romandaki kahramanlardan birine asker kaputu giydirdiği gerekçesiyle toplatıldı ve yazarı hakkında soruşturma açıldı; aynı roman daha sonra Birtakım İnsanlar adı ile yeniden yayımlandı. 1953 yılı Mayıs ayında “modern edebiyata olan hizmetlerinden dolayı” ABD’deki Uluslararası Mark Twain derneğine onur üyesi seçildi. 1945 yılında hastalığına siroz teşhisi kondu. 1951’de tedavi amaçlı gittiği Paris’ten kısa bir süre sonra döndü. Sıklaşan krizler hayati tehlike göstermeye başlayınca 5 Mayıs 1954’te hastaneye yatırıldı ancak yatırıldığı hastanede bir iç kanama sonucu 11 Mayıs günü hayatını kaybetti. Kabri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndadır.

Öykü ve diğer yazılarını başlıca Milliyet, Karun ve Vakit gazeteleri ile başta Varlık olmak üzere Ağaç, Büyük Doğu, Yücel, Yeni Mecmua, Servetifünun Uyanış, İnkılapçı Gençlik, Yürüyüş, Yeni Gün ve Yeditepe dergilerinde yayımlayan Sait Faik’in, yaşarken on öykü, iki roman ve bir de şiir olmak üzere on üç kitabı basılmış, ölümünden sonra gazete ve dergilerde kalan öykü ve yazıları farkı diziler halinde tekrar yayımlanmıştır.

Edebiyat hayatına lise yıllarında şiir ile başlayan Sait Faik’in ilk eseri olan “Hamal” adlı şiiri Mektep dergisinde yayımlandı. İlk öykülerinden İpekli Mendil, ve Zemberek yine Bursa Lisesi’nde öğrenci olduğu yılların ürünleridir. Sait Faik’in yayımlanmış ilk öyküsü ise “Uçurtmalar”dır. Sait Faik, asıl ününü yirmili yaşlarında kaleme aldığı öykülerinin Varlık dergisinde yayımlanması ile kazanmıştır. İlk yazdıklarından son yazdıklarına kadar sürekli olarak işçi ve emekçiler, balıkçılar, kimsesizler, sefil çocuklar, yoksul ve aylak insanları konu edinmiş olan Sait Faik, özellikle ilk kitapları Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan’da gerek insan gerekse doğa karşısında izlenimci bir tutumdan yana olmuş, olay ve yaşantıları bir vakanüvis edasıyla kaydetmiştir. Sait Faik öykücülüğün ilk dönemini kapsayan bu öykülere ele aldığı konu ve kişiler açısından bakıldığında izlenimden öte bir yazar katkısı gerekmediği ya da söz konusu öykülerin olanca alçakgönüllülükleri içinde yetkin tablolar olarak durdukları görülecektir.

Sevgilisine ipek bir mendil hediye edebilmek için o mendili çalmak zorunda kalan çocuk; balıkçıların deniz adamlarına özgü kalender felsefe ve yaşayışları ya da çıkılan bir av sırasında denizin renkten renge atlayan cümbüşüyle yaşanan şenlik havası; yoksulluk ve ilgisizlik yüzünden kocasının ölüsünü denize gömmek zorunda kalan kadın; gönülleri zengin yoksullar, aylaklar, Sait Faik’e göre üslup kaygılarına gerek duyulmayacak ölçüde tablolar ya da tamamlanmış öykülerdir.

Sait Faik öyküsünün ilk dönemimi oluşturan bu ürünlerin değişmez ekseni “insana duyulan güven ve ona bağlı olarak yaşama sevinci”dir. Zenginleri ilgi alanı ve konularının dışında bırakarak yoksul ve güçsüz insanlardan yana tavır alan bu öykülerinde yazarın yaklaşımı “sınıf bilinci”nden uzak olduğu kadar ele aldığı insanları zaaf ve kötülükleriyle yansıtabilen gerçekçiliğe de uzaktır. Zenginler, sömürenlere ve züppe takımına kızarken aç ve yoksulları yücelttiği bu öykülerinde, anlayamadığı, dolayısıyla onaylamadığı bir dünya karşısında sorular soran bir Sait Faik vardır:  “Bu dünya insan için kafiydi. Bu dünyada insan en güzel, en büyük, en bahtiyar mahluktu… O halde niçin sokakta çıplak çocuklar, aç gezenler, işsiz delikanlılar, titreşen köylüler, yalnız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı” (Sarnıç).

Sait Faik’in Semaver ve Sarnıç’tan sonra Şahmerdan’ın kimi öykülerinde de koşulsuz bir biçimde yoksul ve emekçiden yana olan bu tavrı, Şahmerdan’a adını veren aynı öykü ile köklü bir değişime uğrar. İnsanlara, idealindeki gibi değil de kendi gözleriyle bakabilmekte ustalaşan yazar, insanlığı, homojen bir bütün olarak algılayıp anlatmaktan ayrı ayrı bireyler olarak göremeye ve öylece eleştiren bir kavrayış ile yansıtmaya başlar. Zengin ve sömürgenin, yoksul ve emekçiye yaptığı zulmün bir benzerini, yoksul yoksula, emekçi emekçiye yapabilmekte, bir başka deyişle insanın evrensel duygu ve davranışları söz konusu olduğunda sınıfsal ve kültürel farklılıklar eşitlenebilmektedir. Sait Faik öykücülüğünde ikinci dönemi belirleyen bu kavrayış Lüzumsuz Adam ile başlayıp, Alemdağ’da Var Bir Yılan’a bağlanan üçüncü döneminde insanlara olan inancını yitirmiş olmanın yanı sıra yaşama sevinci de hüzünle gölgelenmiş bir duyarlık halini alır. Lüzumsuz Adam, insanlardan uzak, kalabalıklar ve kentten korkup kaçan, nefret eden bir anlatıcının anlattığı öykülerden oluşur. Giderek Sait Faik öykülerinde egemen olan bu ton, Mahalle Kahvesi, Havuz Başı ve Son Kuşlar adlı kitaplarında sürecek, Alemdağ’da Var Bir Yılan’a gelindiğinde ise, tastaman bir yalnızlıkla bütünlenecektir. Uzun öykülerin yer aldığı ilk kitabı Havada Bulut, söz konusu bu yalnızlığı, can sıkıntısı, kaçıp gitme, sevme ama karşılığını bulamama ve para karşılığında aşkı satın almaya varan çaresizlik temaları çerçevesinde işleyişi, Alemdağ’da bir Yılan’da çığlık halini alacak olan yalnızlığı önceler gibidir. Kumpanya ise bir grup tuluatçının, önce bir tiyatro kurmak için gerekli parayı bulma çabaları ve sonra çıkılan Anadolu turnesi serüveni eşliğinde, yaşamın sıkıntılarına başka bir çevrenin kişileri aracılığı ile bakma denemesi olarak Saik Faik’in diğer kitaplarından ayrılır.

İlk romanı olan Medarı Maişet Motoru, adından da anlaşılacağı üzere yine yoksul kesimlerin yaşama mücadelesi ekseninde gelişen olaylar bütünüdür. Romanın toplatılması üzerine verdiği bir röportajda, Sait Faik’in “Medarı Maişet isimli bir hikaye kitabı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görüyorum diye mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken iki bin lira mahkeme masrafı ödedim, üzüntüsü de cabası” demesinden yola çıkarak Fethi Naci, romanı bir hikayeler toplamı olarak değerlendirerek zayıf bulur. Kayıp Aranıyor ise karakterlerin başarılı çizimi ve kurguya gösterilen özen bakımından Medarı Maişet Vapuru’nun eksiklerden uzaktır. Karagümrüklü Bitirim İsmail gibi konuşan, köyde konuştuğu boyacı çırağının, balıkçının, kunduracının, zerzavatçının, koluna giren, barbunyacı deli Laz’a meyhanede rakı ısmarlayan, Haralambo’nun meyhanesinde iki tek atan, Nevin’in ekseninde gelişen romanda Sait Faik, yer yer sanatı üzerine kimi yaklaşımları Nevin’in aracılığı ile dile getirme fırsatı da bulur: “Ama bence bugünün sanatkarı insanoğlunu bütün kıymetleri ve kıymetsizlikleri ile yeniden gözden geçirmeye zorluyor. (…) bugünün sanatkarı faziletsizliği, edepsizliği, deliliği konuşarak, kıymetlerin tekrar gözden geçirilmesini istiyor.

Mahmut Şevket Esendal ile birlikte Türk öykücülüğün iki anıt imzasından biri olan Sait Faik, yer yer çok başarılı bir şiirsellikle iletilen lirizmi başta olmak üzere, etkisini, öyküden roman ve şiire tüm edebiyatı kapsayacak bir biçimde günümüze kadar süregelmiş enden yazarlarımızdan biridir. Yazarlığının ilk dönemlerinde daha çok alışagelmiş cümle yapısı ile ve bir tür kitabi denilebilecek bir dille yazmış olmakla birlikte konuşma dilinin imkanlarına açık tutmuş olduğu üslubu, Lüzumsuz Adam’la olgunluğa ulaşarak argo ve küfür de içinde olmak üzere giderek gündelik dilden sınırsız ölçüde yaralanmaya varır. Mahalle Kahvesi, Havuz Başı ve Son Kuşlar’da gittikçe çeşitlenip zenginleşerek Saik Faik’ özgü bir üslup kazanan bu dil tutumu, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da içeriğin ve yazarın hayatı algılayışının bir sonucu olarak, yer yer bilinç akışı, yer yer de masal imkanlarına açılarak zaman zaman sayıklamaya, zaman zaman da çığlık atamaya çalışan bir dile ulaşır.

Edebiyata şiir ile başlayıp daha sonra öyküde karar kılan Sait Faik, şiir yazmayı da sürdürmüş ve zaman zaman yayımladığı şiirlerinden seçmiş olduğu on altı şiirini Şimdi Sevişme Vakti adıyla yayımlamıştır. Tümü serbest koşuk tarzında yazılmış olan bu şiirler içim Mehmet Kaplan, Sait Faik’in esasen mizaçlı bir insan olduğunu, bu özelliklerinin öykülerinde de görüldüğünü söyleyerek az sayıdaki şiirlerinin güzelliğine dikkat çekmiştir. Hece ölçüsü ile kaleme alınan, Faruk Nafiz Çamlıbel’in ve Necip Fazıl Kısakürek’in etkilerinin açıkça görülen kırk kadar şiiri, aynı kitabın ölümünden sonra basımlarında yayımlanmıştır.

Yılın en başarılı öykü kitabına verilmek üzere annesi Makbule Hanım tarafından kurulan Sait Faik Armağanı annesinin ölümünden sonra Darüşşafaka Cemiyeti’nin himayesinde günümüze kadar düzenli olarak her yıl verilen, ülkenin en saygın ödüllerinden biri olma niteliğini korumaktadır.

Ailesinin Burgazada’daki köşkü, 11 Mayıs 1964’te Sait Faik Müzesi’ne dönüştürülmüştür. Öykülerinde Menekşeli Vadi, “Vesikalı Yarim” adı ile 1968’de; “Mahpus” ise “Irmak” adıyla 1972 yılında Ömer Lütfi Akad tarafından filme alınmıştır.

Ferit Edgü, Sait Faik hakkında: “Umut dolu bir insan değildi Sait Faik. Dünyaya pembe gözlükler ardından bakmıyordu. Daha doğrusu Rene Char’ın o güzelim deyişiyle, ‘Umuda bir borcu yoktu.’ Gerçekliğin bir değil, bin yüzü olduğunu biliyordu, öykülerinde bunlardan bazılarını ‘sınamak’ istedi. Boynu büküklerin, cebinde beş parası olmadan havayla suyla yaşamaya çalışanların, sevip sevilmeyenlerin, martıyla dostluk kuranların, doğaya, toprak anaya, suya ve güneşe övgüler yağdıran papaz efendinin, işsiz ırgatların, geleceğini göremeyen marabaların, garip Arnavut sütçülerin, Adalı Rum balıkçıların, satacak bir şeyi olmadığı için bedenini satan orospucukların dostuydu. Kitaplarının adı bile onun dünyasını yansıtır: Az Şekerli, Havuz Başı, Mahalle Kahvesi, Bir Takım İnsanlar, Sarnıç, Semaver, Son Kuşlar… Birçok yazar için söylenen ‘kendini anlatırken başkalarını anlattı’ ifadesine, yerli yabancı, onun kadar uygun bir yazar tanımıyorum” değerlendirmesini yapmıştır.

ESERLERİ

HİKÂYE: Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940), Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kahvesi (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı (1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağda Var Bir Yılan (1954), Az Şekerli (1954), Tüneldeki Çocuk (1955). ŞİİR: Şimdi Sevişme Vakti (1953).

ROMAN: Medarı Maişet Motoru (1944, Bir Takım İnsanlar adıyla 1952), Kayıp Aranıyor (1953).

RÖPORTAJ: Mahkeme Kapısı (1956).

SÖYLEŞİ-MEKTUP-DİĞER: Balıkçının Ölümü (1977), Açıkhava Oteli (1980), Yaşasın Edebiyat (1981), Müthiş Bir Tren (1981), Sevgiliye Mektup (1987).

ÇEVİRİ: Yaşamak Hırsı (Georges Simenori’dan, 1954)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş