HAYATI

Öykücü, romancı, gazeteci. 1898/99’da İstanbul’da dünyaya geldi. 13 Kasım 1943’te Ankara’da kalp krizi nedeni ile yaşama veda etti. Cebeci Mezarlığı’nda toprağa verildi. Asıl adı Sadrettin olan yazar, Sadri Ertem imzasını kullandı. Kütahya’nın Emet ilçesinden jandarma binbaşısı İbrahim Ethem Bey ile Kanuni dönemi sadrazamlarından Kara Ahmet Paşa’nın soyundan Nadire Hanım’ın oğludur. Ailesinde Mevleviler ve medrese hocalığı yapan din adamları vardır.

Çocukluğunu ailesiyle beraber Anadolu’nun çeşitli kasabalarında geçiren Sadri Ertem altı yaşındayken babasından hat dersleri aldı. Ermenek’te başladığı ilköğrenimine, babasının ölümü üzerine gittiği İstanbul’da Üsküdar Ravza-i Terakki Mektebi’nde devam etti. Toptaşı Askeri Rüştiyesi’nden sonra Üsküdar Sultanisi’nden mezun oldu (1914). Darülfünun Edebiyat Fakültesi Felsefe Şubesi’ni bitirdi (1920). Bu arada Tercüman-ı Hakikat ve Tanin gazetelerinde çalıştı; yedek subay olarak I. Dünya Savaşı’na katıldı. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye ve Yeni Gün gazetelerinde çalıştı. Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul’da Son Telgraf gazetesinin başyazarlığını üstlendi (1924-25). Bu arada Ankara Sultanisi (1920), İstanbul Kuleli Askeri Lisesi (1924) ve İmam-Hatip Lisesi’nde (1925) öğretmenlik yaptı. 1925’te, halkı isyana teşvik suçundan yargılanmak üzere başka gazetecilerle birlikte Şark İstiklal Mahkemesi’nce tutuklandı, Elazığ’da üç ay kadar tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Bir süre işsiz kalıp gazetecilik yaptıktan sonra Kadıköy Kız Orta (1928), Gaziosmanpaşa (1930) ve Kadıköy Erkek liselerinde (1931), Robert Kolej’de, Alman Lisesi’nde öğretmen olarak çalıştı. Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nde felsefe ve içtimaiyat öğretmenliği yaptı (1932-39). Bu arada bir süre Matbuat Umum Müdürlüğü’nde çalıştı, Ankara Polis Enstitüsü’nde milli propaganda ve milli ideoloji dersleri okuttu (1937-41). 1939’da Kütahya milletvekili seçildi.

Yazı hayatına gazetecilikle giren Sadri Ertem bu mesleğini ömrü boyunca çeşitli yollarla devam ettirdi. İlk kez lise öğrencisiyken Tercüman-ı Hakikat’te muhabir ya da sekreter olarak çalışmaya başladığı bilinmektedir. Yeni Gün, Hâkimiyet-i Milliye, Vakit, Haber, Son Telgraf gibi gazetelerde siyasal ve toplumsal içerikli fıkra, makale ve başmakaleleri yayımlanan Sadri Ertem’in Servet-i Fünun, Resimli Ay, Varlık, Yedigün gibi pek çok dergide de çeşitli yazıları ve öyküleri çıktı. İlk öykü denemelerine Genç Yolcular dergisinde başlamışsa da (1919) çalışmalarını 1928’den sonra yoğunlaştırmıştır. İlk öykülerinde insan ilişkilerinin maddi çıkarlar üzerine kurulduğunu çok belirgin bir tez olarak yineleyen Sadri Ertem Silindir Şapka Giyen Köylü ve Bacayı İndir, Bacayı Kaldır adlarını taşıyan ilk iki kitabında köylü-mütegallibe, yabancı sermaye-yerli halk, işçi-patron, din sömürücülüğü-laik rejim gibi çatışmaları öykü kişilerini dikkate almadan, bir propaganda malzemesi olarak kullanır. Bunlarda gazeteciliğinden gelme alışkanlığıyla gözlemlediği olayları herhangi bir kurguya gerek görmeden öykülerine aktarmış olduğu izlenimi verir. Korku adlı kitabından itibaren öykülerinde biraz daha edebi olma çabası görülür. Bir Şehrin Ruhu’nda mekânı, olayları ve kişileri dikkatli bir gözlemle betimlemesi ve çözümlemesiyle öykücülüğünün en başarılı noktasına yükselir. Romanlarında zaman olarak çoğu kez geçmiş bir dönem üzerine kurulan olaylarla Osmanlının Tanzimat’tan sonra yaşadığı ikilemi anlatır. Ancak bunlarda da tez olarak hemen hemen aynı şematik yapı korunduğundan propaganda özelliği açık bir biçimde kendini belli eder. Çıkrıklar Durunca kimi eleştirmenlerce Türk edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin öncülerinden sayılır. Gözlem gücü de vurgulanır, ancak Türk öykü ve romanında epey yol alınmış olan bir dönemde, 1930-40 arasında özellikle anlatım tekniğinde anlatıcı-yazarın çok belirli olması, okuyucuyla diyalog kurması, birtakım gereksiz bilgiler aktarmasıyla yapıtlarının edebi düzeyi düşer.

ESERLERİ

Roman:

  • Çıkrıklar Durunca, İst.: Resimli Ay Mtb., 1930
  • Bir Varmış Bir Yokmuş, İst.: Devlet Mtb., 1933
  • Düşkünler, İst.: Resimli Ay Mtb., 1935
  • Yol Arkadaşları, İst.: Vakit Mtb., 1945
  • İmparatoriçe ve Saray, İst.: Ahmet Sait Mtb., 1945

Öykü:

  • Silindir Şapka Giyen Köylü, İst.: İstiklal Lisesi Talebe Kooperatifi, 1933
  • Bacayı İndir, Bacayı Kaldır, İst.: İstiklal Lisesi Talebe Kooperatifi, 1933
  • Korku, İst.: Remzi, 1934
  • Bay Virgül, İst.: Ahmet Sait Mtb., 1935
  • Bir Şehrin Ruhu, İst.: Remzi, 1938

Gezi:

  • Kıyılardan Stepe Bir Vagon Penceresinden, İst.: Kanaat Ktp., 1934
  • Ankara-Bükreş, İst.: Tan Mtb., 1937
  • Sovyet Rusya Hatıralarım, İst.: Tarih ve Toplum Kitaplığı, 1989

Fikir ve Deneme:

  • Türk İnkılabının Karakteri, İst.: Devlet Mtb., 1933
  • Modern Avrupa İktisat Tarihi, İst.: Ahmet Sait Mtb., 1934
  • Politika Felsefesi, İst.: Vakit, 1935
  • Fikir ve Sanat, İst.: Semil Lütfi, 1938
  • Avrupanın İskeleti, İst.: Kanaat, 1939
ESER ÖRNEKLERİ
DÜŞKÜNLER

BARDA

Tekrar caz başladı. Çiftleri yarıp yerine geçmek epey müşküldü. Ayakta kaldı.

-Madam, dedim, dans bitinceye kadar oturmaz mısınız? Kadının canına minnetti. Oturdu, derhal, Sacid’i taktim ettim.

Sacit kendini: “Berlin ve Viyana musiki akademisinde aza diplomalı dans doktoru profesör Sacit” diye taktim etti. Bu taktime benim de ağzım sulandı. Bayım, o ne edalı, okkalı, çeki taşı gibi sözlerdi. Diplomalı doktor, profesör, akademi ve sonunda kısaca mini mini mikroskobik bir laf: dans.

Mamafih Sacidin akıllandığına hükmettim.

İçimden:

-Zeki oğlan, vesselam dedim. Elimdeki diplomalarına rağmen dilim bir kere bunların adını anmadı. Halbuki kafir çocuk canla cin arasında diplomadan profesörlükten, akademinden bahsetti. Oğlanın çalımı yerinde. Asilzadelik başka vesselam. İnsan asil olunca dans antrenörünün adı bile başka oluyor.

MUALLA SÖRLERDE

Mualla mektebinde günden güne sörlerden daha sörleşiyor; içi Kamame kilisesinden ziyade İsanın ve Allah’ın ruhu ile doluyor, taşıyordu.

Arkadaşları ile pek az konuşuyor, dünya kelamı ona diken çiğnemek gibi geliyordu. Bu düşünce onu dalgın yaptı. Fakat evlerinde olup biten işler artık Muallanın kulaklarına kadar bile gelmiyordu. Onun için Meryem ile Mesihten başka varlık yoktu. Dünya bu iki kelimenin içinde sıkışmıştı. Başka bir şey ne görüyor, ne işitiyordu.

Gözleri zaman zaman acaip köşelere dalan bu kızcağız vakıa artık derslerin birçoğunu sermişti, sörler onun bu acayip ermiş haline, ermiş insanların pişkinliği ile mukabele ediyorlardı.

(Sör Süperyör) sık sık onu odasına çağırıyor, saatlerce konuşuyorlardı. Sör Süperyör ile konuşmak bir talebe için epey müşkül bir iştir. Vatikan’da Papayı görmek alelade Hristiyan için ne kadar müşkülse bu mektepte de aşağı yukarı papa makamını alan Sör Süperyörü görmek de o kadar güçtür. Birisi onun iltifatına mazhar oldu mu artık öbür sörler ister istemez onun hareketlerine göz yumarlar. Mualla bu mertebeyi buldu.

Bir akşam Mesih’in kandili altında parıldayan bir başka resmini gördü. Bu görüşü artık bu basiretin görüşü idi.

Sene böyle geçti.

İnsanların mistikliği derslerin mistikliğinden gelir. Eğer bir gün Sör Süperyörün odasında toplanan kat katmer entarili kadınların birbirlerine ahiret sesine benzeyen seslerle konuştuğunu işitseniz daha iyi anlarsınız. Kulağınızı Sör Süperyör’ün etrafı buzlu camlarla örtülü odasının kapısına yaklaştırın, dinleyin, bakınız neler konuşuluyor.

Hepsinin önünde birer defter, hani Acemlerin sattığı yüzü paralık defterlerden. Hem çift çizgili soyundan. Sör Süperyörün katibi ve Türk maarifi ile muhabere memuru çatık kaşlı, tombul bir Ermeni dudusu isimleri okuyordu.

Mualla!

Sör Süperyör

-İşte bir elmas!

İhtiyar bir sör:

-Tertemiz bir Hristiyan!

Genç sör:

-Meryem’den başka hiçbir şey düşünmez.

Tarih hocası:

-Pek mistik ve iyi bir Hristiyan kalbi var.

Resim hocası:

-Ne güzel resim yapıyor.

Musiki hocası:

-Ne güzel ilahi okuyor.

Fizik hocası

-Hakikati keşfediyor.

Riyaziye hocası:

Mantığı kuvvetli, dedi.

Sör Süperyör:

-İyi bir insan kazandık, dedi. Zaten o mini mini bir çocuk iken mektebe girdi. Ana sınıfında bebek oynarken bile bebeği Meryem’in İsa’yı kucağında tutuşu gibi tutardı. Kaç defa onu aynanın karşısında Meryem’ benzemek için poz alırken gördüm.

KAYNAKÇA: M. Uraz, Sadri Ertem. Hayatı ve Eserleri, İst., 1940; Yazar, 390-404; “Ertem, Sadri”, TDEA, III, 80-81; T. Alangu, Hikâye ve Roman, I, 61-72; Necatigil, İsimler, 154; Necatigil, Eserler, 46, 103; M. Parlak, “Sadri Ertem Üzerine Monografik Bir Araştırma”, Erzurum, 1995 (basılmamış doktora çalışması); Ö. Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, İst., 1997, c. I, s. 415-431.

Paylaş