HAYATI

15 Ağustos 1938’de Gaziantep’te dünyaya geldi. 11 Ocak 1995’de İstanbul’da hayatını kaybetti. 1954 yılında Gaziantep Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimini yarım bırakarak Paris’e gitti. İki yıl kadar kaldığı Paris dönüşünde Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik ve Sinematek dergisinde yöneticilik yaptı. Filiz Kutlar ile evliydi, Mazlum Kutlar ve Gazel Kutlar adında iki çocuk babasıydı.

Onat Kutlar’ın ilk eseri bir öykü kitabıdır. Sekiz öyküden oluşan bu kitap, Onat Kutlar henüz sanat yolunun başında iken 1956 yılında yayımlanmıştır. Kitapta yer alan bu sekiz hikayeden ilki olan Çatı’da istenmeden dama çıkıp onaracağım diye damı yıkan bir adam; yağmurda hastalığına rağmen yağmurda sokağa çıkacağım diye ayak direten büyük anne; yağmur altında dört bir yanı akan “başını alıp giden” ev ile birlikte çekip gitmek isteyen bir delikanlı; hep kendilerinden, koşullardan kaçıp gitmek isteyen insanlardır. İkinci öykü olan Horozlar’da ise, içinden horoz gibi ötme gelen, bilinçle bilinçaltı arasında “çevresinin sert aile kalıpları” arasına düşüp düşüp çıkan ama sonunda gene ötüveren büyükanne, bir diğer öykü Yunus’da; çevresinden kurtulmak için bir mescit hücresine sığınıp, elindeki kitapla birlikte “bir kağıt gibi sonsuza kadar katlana katlana” kendini ölüme bırakan Yunus Amca; ikisi de gene kendinden kaçışın canlı örnekleridir. Dokuz yıllık memurluk hayatını “bir makine düzeni içinde” geçiren Kediler kahramanını, günün birinde herşeyi bir yana bırakarak ömrünü kediler arasında geçiren bir sapık ahbabın evine kapanmaya itiveren o “bilinçsiz atılış”taki ruh durumu ile, İshak öyküsünde çiftçinin “masallar uydurarak, onlara inanarak yaşayışı”ndaki ruh durumunu da aynı ruh çizgileri içerisindedir. Kül Kuşları öyküsünde küçük Gazel, annesinin ölüm haberini getirmiş olan postacının ikinci gelişinde acı bir çığrışım ile titrer. Hadi’de yersiz bir kıskançlık yüzünden bir adam, küçük bir kızın annesini vurmuş, sonra da kendi canına kıymıştır. Küçük kız, bu dramı masa altından seyretmekte, belki de evine sayısız erkek alan annesini görmüş olmanın verdiği şartlı refleks ile şimdi ölü olan adamın ayakkabı bağlarını çözmeye çalışmaktadır.

Onat Kutlar, deneme türündeki ilk kitabı olan Yeter ki Kararmasın’ı 1984 yılında yayımlar. Doğan Hızlan, Yeter ki Kararmasın ile ilgili olarak “Bach’ın çello süitleri gibidir.. içten içe sarar ve sizi teslim alır” ifadelerini kullanmıştır.

İlk şiir kitabı olan Pera’lı bir Aşk İçin Divan’da İstanbul’un, Beyoğlu’nun özellikle Galata’nın Onat Kutlar’ın belleğinde yer eden derin izlerin etkileri görülmektedir. Bununlar beraber Onat Kutlar, bu kitaptaki şiirlerinin asıl kaynağının kent değil, insan olduğunu belirtmiştir.

Onat Kutlar’ın Cumhuriyet gazetesinde her pazartesi yayımlanan “Gündemdeki Konu” ve “Gündemki Sanatçı” başlıklı yazıları ölümünden sonra aynı adlarla kitaplaştırılmıştır. Bütün şiirleri, Fransızcadan yaptığı çeviri şiirler ile birlikte, yine ölümünden sonra Unutulmuş Kent ve Çeviri Şiirler adı ile kitaplaştırılmıştır. 1989’da, İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın şiirlerinden bir seçmeyi Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirerek Sonsuz Günbatımı adıyla yayımladı.

Onat Kutlar’ın şiir çevirileri dışında, Andre Breton’dan Hüseyin Baş ile birlikte çevirdikleri Aklın Oyunu adında bir tiyatro oyunu da bulunmaktadır. Şiirlerinden bazıları Almanca, Fransızca ve İngilizce dillerine çevrildi. 1979 yılında yönetmenliğini Ali Özgentürk’ün yaptığı, “Hazal”, 1982’de Erden Kıral tarafından yönetilen “Hakkari’de Dört Mevsim” ve son olarak 1979’da Ömer Kavur tarafından çekilen “Yusuf ile Kenan” filmlerinin senaryosu da Onat Kutlar’a aittir. 1985 yılında Berlin Film Festivali’nde jürü üyeliği yaptı. Ölümünden sonra Demir Özlü ortak anılarını konu alan bir yazı dizisi yayımlamıştır.

ÖDÜLLER
  • Onat Kutlar, İshak ile 1960 TDK Öykü Ödülü
  • Fransız Devleti tarafından Chevalier de l’ordre des Arts es des Lettres nişanı ve Polonya tarafından Kültür Nişanı Ödülü
ESERLERİ

Öykü:

  • İshak, İst.: a Dergisi Yayınları, 1959 (yb İst.: YKY, 2009)
  • Karameke, (haz. F. Edgü) İst.: YKY, 2009

Şiir:

  • Pera’lı Bir Aşk İçin Divan, İst.: Cem, 1981
  • Unutulmuş Kent, İst.: Ada, 1986
  • Unutulmuş Kent ve Çeviri Şiirler, İst.: YKY, 1999

Deneme:

  • Yeter ki Kararmasın, İst.: De, 1984
  • Bahar İsyancıdır, İst.: De, 1986
  • Gündemdeki Sanatçı, İst.: YKY, 1995
  • Gündemdeki Konu, İst.: Mitos, 1995

Sinema Yazıları:

  • Sinema Bir Şenliktir, İst.: De, 1985

Çeviri:

  • Aklın Oyunu (A. Breton; H. Baş ile), 1960
  • Gerçeküstücülük, (S. Hilav ve E. Ertem ile) İst., 1962
ESER ÖRNEKLERİ

DOĞU

Hüzün ve pırıltı. Solgun renkleriyle eski yapının sararmış taşlarını bozkıra bağlayan bir acem halısının kıyısına nasıl yuvarlanmış ışıltılı bir kömür parçası gibi, bir erkek çocuk. İleride yakılmak üzere. Her şeye aynı merakla bakıyor. Yüz yıllık taş konağın ikindi güneşiyle aydınlanan cephesindeki karanlık ve küçük pencerelere, duvarın dibinde tek mor gülüyle başlı başına bir bahçe oluşturan fidana, gülün altında bir yastığa dayanmış, elindeki eski kitabı karıştıran yaşlı Derebeyi’ne, ona bir kadeh rakı sunup el bağlayan genç Alevi gelinine, sessizce tütün saran gür bıyıklı Avşar kocalarına ve silahlı Arap devecilere. Bu küçük ve serin vahanın iki adım ötesi derin, ıssız bozkır.

Güneydoğu’da kil rengi düzlüğe bir kertenkele gibi yapışmış uzak ve yitik mezarlardan birinde yaşlı Amcam, her ikindi gülfidanının altına oturur ve çok yıpranmış el yazması bir kitaptan Hayyam’ın rubailerini okurdu. Farsça mırıldandığı her dörtlüğü bana yüksek sesle çevirirdi. Bir şey anlayıp anlamadığımı bir süre denetler, sonra rakısından bir yudum alırdı. Yüzü hafifçe karışırdı birden. Gözlerine yaşlar dolunca anlardım. Kendi eliyle dikip büyüttüğü, yıllarca her gün suladığı, ve gene bir gün kendi elleriyle kesip yok ettiği köyün tek dut ağacı vardı dalıp gittiği yerde. Orada, bilinmez hangi nedenle, bir seher vakti kendini bir dala asan delikanlı oğlunu görürdü. Uzun uzun bakardı o boşluğa. Artık var olmayan ağacın yapraklarından gelen belirsiz bir esinti gri gözlerindeki yaşları kurutup onlara bir beton rengi verinceye kadar. Sonra yeniden elindeki kitaba dönerdi.

Bir hiçlik ve toprak duygusuyla Amcam’ın okuduğu Hayyam rubailerinden bana yansıyan. Güneş altına belli belirsiz kımıldayan topraktan kil rengi ağaçlar, insanlar ve hayvanlar oluşur gene toprağa dönerlerdi. Amcam’ın ağır ağır topraktan bir heykele dönüştüğünü düşünürdüm. Böylece oğluna ve onun doğum gününde diktiği dut ağacına kavuşur, ruhu sessiz bir avuntu bulurdu. Öylesine uçsuz bucaksızdı ki bozkır, geceleri yaklaşan gökyüzünde Hayyam’ın bir ömür boyu gözlediği yıldızlar öylesine sayısızdı ki ve öylesine bir örnek geçip giderdi ki mevsimler, bizim yaşımızın bu sonsuzluk içinde bir hiç bile değildi. Bir çakıl parçası bile değildim kum saatini tıkayan. Bir toprak testi, bir avuş kil bile.

Yaşlı Derebeyi, küçük çocuğa, “Zamanın bahrinde bir gün kuşkular ortasında kalırsan” dedi, “geriye dön ve telaş etmeden yüz. İnsan ömrü fanidir ve kısa. Kimse atalarının toprağından fazla uzaklaşamaz. Orada yakın, bağışlayıcı ve müşfik bir sahil bulacaksın…”

Onu dinlemedim. Amcam’ın her gün kendine yönelen bir yolcu gibi dalıp gittiği acem halısının labirentlerinden kurtulmak istiyordum. Bozkırı tozlu bir yaprak gibi titreten gizli şiddetten. Yoksul köylülerle haki jandarmaların birbiriyle giysi değiştirip oynadıkları sessiz ve kanlı oyundan. Kıl, tezek ve kuru toprak kokusundan. Gittikçe küçülüp yok olma duygusundan.

Zaman, nasılsa yeryüzüne inmiş bir bulut gibi tenime sürünerek geçerken yalnızca kendime ait bir yol bulmaya çalıştım. Bir çıkış yolu. Batı, bize çok uzak ve geçit vermez dağların duvarlarıyla kapalıydı. Ardında kitap sayfalarıyla uçuşan denizler, kentler, ülkeler. İpek ve baharat yollarını çoktan silip yok etmişti. Hanlar ıssızdı. Rehber yoktu ve zaten olsa da ben peşinden gitmezdim. Yeniyetme. Baba Tabduk’un bilinmeze savurduğu asa gibi, bir gün uzun bir yolculuğa çıktı. Doğu’ya. Bir düşün peşindeydi ve üstelik o düşün ne olduğunu da bilmiyordu.

Yıllar süren gizemli bir doğu masalıdır bu. Anlatılması uzun sürer ve ayrıca yararsızdır. Kim ilgilenir masallarla, çocuklardan başka? Kim merak eder, niçin lale sularıyla her gün yıkandığı İsfahan sokaklarının? Yaşlı Hafız, yeryüzünün en büyük mücevheri sonunda kime sattı Şiraz’da? Niçin Tebriz’de güneş, dağların tepesinden de önce rüzgarla sallanan bir kamışa vurur? Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstünde yaşlı bir adam şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken resimdeki testinin de üstüne iç içe aynı resimleri sonuna kadar nasıl nakışlar?

Bütün bu meraklı öyküleri yaşadı bu Yeniyetme. Adı İran olan o söz ülkesinin dağlarından, vadilerinden, ırmaklarından geçti ve sonunda bir başka ülkeye ulaştı: Hindistan. Orada, Benares’te, tıpkı Butimar kuşu gibi, ırmak kıyısına oturmuş, bir gün suların kuruyacağını düşünerek tasalanan ve bu yüzden susuzluktan ölmek üzere olan bir adamla karşılaştı. Adamın adı Sadık Hidayet’ti.

“Kör Baykuş”u okuduğumda Sadık Hidayet, Paris’te intihar etmişti. Bir ölüm duygusuyla çeviriyordum sayfaları. Bir nakkaşın öyküsüydü anlatılan. Romanın kahramanı, kendisi doğduğu gün bir testiyle doldurulan şarabı almak üzere rafa uzanıyor ve düşsel bir pencereden bir ırmak kıyısını görüyordu. Yaşlı adama şarap sunan ve öbür elinde mavi bir gündüz safası tutan çok güzel bir kız.

Yaşamımda ilk ve son kez bir intihar önsezisiyle sarsıldım. İşte başladığım yere dönmüştüm. Bir acem halısının üstünde, sessiz bir bozkırın kıyısında, genç bir gelin Amcam’a bir kadeh uzatıyordu. Amcam ise ileride bir yere bakıyordu: artık var olmayan dut ağacına.

O gün, yıllar süren bir doğu öyküsünün ilk cildini, bir daha açmamak üzere kapadım. Sözlerin pırıltısı ve hüznüyle dolu Hafız Divanı’nı.

Bahar İsyancıları, De Yayınları, Kasım 1986

KAYNAKÇA: BF (Temmuz 1999, eşi Filiz Kutlar tarafından); Necatigil, İsimler, 237-238; Kurdakul, Sözlük, 396-397; D. Özlü, “Bir Bireyin Anıları: Onat Kutlar”, Cumhuriyet, 1995; E. Atasü, “Onat Kutlar İçin”, Varlık, Ağustos 1995, s. 30; Fethi Naci, “Onat Kutlar’ın Hikâyeleri”, Adam Öykü, S. 1 (Kasım-Aralık 1995), s. 37-49; D. Hızlan, “Onat Kutlar’ı Anlatmak ya da Yazmak”, Gösteri, S. 171 (Şubat 1995), s. 12-15; K. Ertop, Pir Sultan Abdal’dan Onat Kutlar’a, İst., 1997, s. 283-288; Necatigil, Eserler, 201-202.

 

 

 

 

 

 

Paylaş