HAYATI

Öykü ve roman yazarı. 14 Ağustos 1908’de İstanbul’da dünyaya geldi. 27 Kasım 1996’da İstanbul’da yaşama veda etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Babası istinaf ceza reislerinden merhum Hasan Tahsin beydir. İlk tahsilini Bezmialem Lisesi’nin iptidai sınıflarında, orta eğitimini lise Çamlıca ve Erenköy Kız liselerinde tamamladı.

Nur Tahsin’in “Gözlerin Sırrı” adlı büyük hikayesi, İstanbul’da Milliyet gazetesinde tefrika edildi ve 1938’de kitap halinde basıldı. Yazarın bundan başka muhtelif gazete ve dergilerde basılmış yazıları da bulunmaktadır. “On Yedi Yaş”, “Mimi” ve “Bebek” başlıklı yazıları bu cümledendir.

Nur Tahsin Salor, herhangi bir tezin savunmasını üzerine almayan ve hayatın normal ve iyi taraflarını yalnız yaşatan ve bunu yaparken de sanattan, güzellikten ve iyilikten başka bir şey düşünmeyen bir yazar olarak çıkar okuyucu karşısına. Yazar, Fransız yazının başlıca popolislerinden Andrea Therive’in ve Leon Lemornier’nin gerçekleştirmek istedikleri bir amaca ulaşmış gibi görünmektedir. Özellikle “bizden daha çok ağlayan gözler karşısında gözyaşlarımızı sildiğimiz gibi, ancak bizden daha çok inleyen sesler, elemlerimizi, hıçkırıklarımızı bir an için dindirebilir” diyen Nur Tahsin Solar, kül güzelliğine malik eserlerini insanı duygular bakımından dahi kemale ulaştırmaya çalışmıştır.

ESERLERİ

Roman:

  • Memi (1927)
  • Avize (1927)
  • Maskeli Balo (1928)
  • Heykel (1930)
  • Gözlerin Sırrı (1931)
  • Yaş On Sekiz (1941)
  • Ayrılık (1957).
ESER ÖRNEKLERİ
GÖZLERİN SIRRI

FÜSUN’UN RUHU

Sesinde sertleşmiş bir teessür vardı. Ellerim sıcak avuçlarında sıktı ve gitti.

Arkasından bakarken beni bu kadar derin bir aşkla seven Süha’yı bir an için, bir nişanlı gibi tahayyül etmek istedim. Başımı koltuğun arkasına dayadım. Gözlerimi kapadım. Fakat gözlerimin içinde, o kadar arzuma rağmen, Süha’nın solgun, meyus çehresi yerine Fahri celalin kayıtsız bir neşe ile çerçevelenmiş kumral başı belirdi. Hülyalarıma varıncaya kadar bana hakim olan bu kumral başın, gözlerimin içinde yanan cazibesinden kurtulmak için hemen gözlerimi açtım. Ve artık buna kani oldum ki: Ben Süha’yı sevmediğim gibi hiç kimseyi de sevemem. Fahri celal içimde o kadar kuvvetle yer etmiş ki… Gönlümde başka bir sevginin başlayabilmesi için evvela ondan nefret etmek lazım. Halbuki ondan nasıl nefret edebilirim? Ve nefret edebileceğim bir hareketi ondan görmeye nasıl tahammül edebilirim.

İçimde zaman zaman kuvvetli ıstırapla tutuşan bu sevgiyi Fahri Celal anladığı zaman dudaklarında belirecek olan müstehzi büklümlerle karşılaşacak gönlümde, sihirli bir fırtına esmiş gibi, ani bir nefret belirecek. Ve en lakayt olduğu insanların bile istihzasına tahammül edemeyen gönlüm, bu çok derinden bağlandığı sevgilinin, müstehzi dudak bükümlerine derhal derin bir inkisar ve nefretle cevap verecek. Belki böyle bir acı bir inkisardan kalbim bambaşka olarak kurtulacak ve belki içinde yalnız beni seven bir insanı kuvvetle sevebilecek bir kabiliyet belirecek.

Bunları böyle düşünmekle beraber ne kadar boş ve lüzumsuz hülyalar yaptığımı biliyorum. Gönlümün bu derin iptilasını benden başka kimse bilmezken, Fahri Celal’in anlamasına imkan var mı?

KAYNAKÇA: Mehmet Behçet Yazar / Edebiyatçılar Alemi – Edebiyatımızın Unutulan Simaları (yay. haz. Mustafa Everdi, 1999)

Paylaş