HAYATI

Roman ve öykü yazarı, yazar. 29 Mart 1883’te Çorlu’da dünyaya geldi. Rumeli göçmenlerinden, çiftçi, Kahya Bey oğlu Şevket Bey’in üç çocuğundan biridir. M.Ş., M.Ş.E., Mustafa Memduh, Mustafa Yalınkat, M. Oğulcuk, İstemenoğlu takma adlarını kullandı.

Çorlu’da toprak alıp yerleşen göçmen ailesi, birbiri ardından gelen savaşlar yüzünden sarsıntılar geçirdi. Memduh Şevket, bu yüzden ancak bir süre okula devam edebildi. Düzenli bir öğrenim görme şansı olmadı. Kendi sözlerine göre, ilkokul da dahi olmak üzere, hiçbir okuldan mezun olmamış, tam anlamı ile bir alaylı olarak yetişmişti.

Çocukluğunda hekim olmak istediği halde, hayat onu başka yollara sürükledi. Daha yirmi yaşlarında bir genç iken, o zamanlar gizli bir dernek olarak çalışan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi (1906). Çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümünü Çorlu’da geçirdi. 1907’de babasının vefat etmesi üzerine ailesinin geçim yükü üzerine düştü. Balkan Savaşları’nın başlamasına kadar toprak işlerinde çalıştı. Sonra da ailesi ile birlikte İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Bir süre sonra yerlerine döndülerse de, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bütün toprakları askeri tarıma ayrıldı. Memduh Şevket, parti tarafından İstanbul Teftiş Kurulu’na çağrıldı. Bu tarihten sonra parti müfettişi olarak Anadolu ve Rumeli’yi yakından görmek ve tanımak fırsatını buldu. İttihat ve Terakki Partisi içinde “Mesleki Temsil” görüşüne dayanan düşünceleri savunan ve savaş sonuna doğru gittikçe güçlenen parti kanadının üyeleri arasında o da vardı. Eski lonca kalıntılarına dayanan meslek dernekleri örgütünü, partinin alt kademesi olarak bütün yurtta kurmaya çalıştılar.

Memduh Şevket, Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk ile birleşen İttihatçılar arasında yer aldı ve pek çok olayın içinde yer aldı. Birinci Türkiye Millet Meclisi’nde eski arkadaşları ile oldukça tesirli bir grup kurarak düşüncelerini yaymaya ve kabul ettirmeye çalıştılar.

Bir aralık Büyük Millet Meclisi hükümetinin ilk orta elçisi olarak Azerbaycan’a gönderildi (1920-24). Milli Mücadele’nin sonunda yurda döndü. Kabataş ve Galatasaray liselerinde tarih ve coğrafya öğretmenliği yaptı. Eski arkadaşları ile yeniden birleşerek Halk Fırkası çevrelerinin hiç hoşlarına gitmeyen “mesleki temsil” görüşlerini yayan Meslek (1925) ve Halk (1925-26) gazetelerini çıkardılar.

Bu grup üyelerinden bazılarının adları İzmir Suikasti olayına karışmıştı. Bu olay, İktidara, siyasi rakiplerini tasfiye fırsatını da vermişti. Aralarında bu badireden en uygun şartlarla kurtulan Memduh Şevket oldu. İran (1925-30), Afganistan ve Sovyetler Birliği’nde (1932-38) on iki yıl kadar elçi olarak dolaştı. Kendi kendine çalışarak Fransızca, Farsça ve Rusça öğrendi. 1938’de yurda dönünce önce Elazığ sonra da Bilecik vekili, ardından da Halk Partisi Genel Sekreteri oldu. Partinin gençleşmesine, “35’ler Hareketi”nin gelişmesine çalıştı. Eski siyasi düşüncelerini yeniden çevresine yaymaya ve partiyi bu amaca göre örgütlemeye niyetlendi. Atlantik Beyannamesi’nden sonra partide demokrasiye yönelme hareketi ağır basınca, bu görevinden ayrılarak bir köşeye çekildi (1945). Ölümüne kadar, son yıllarını, eski hikayelerini derleyip sıraya koymaya, yenilerini yazmaya, kitap düzeninde yayınlamaya gayret gösterdi. O zamana kadar takma adlar altında kapalı kalan yazar, bu tarihten sonra asıl kişiliği ile ortaya çıktı.

1912- 1952 yılları arasını kapsayan kırk yıllık yazı hayatının her devresini ve yılının aynı ölçüde verimli olduğu söylenemez. Hikaye alanında Ömer Seyfettin’le çağdaş oldukları halde, dil ve hikaye anlayışları ve temsil düşünceleri bakımından başka bir yola girmişti. Çağının edebiyat akımlarının tamamı ile dışında kalmıştı.

Memduh Şevket Esendal’ın ilk yazıları İrtika gazetesi ile Musavver Fen ve Edep dergisinde çıktı. Lakin onun asıl hikayeciliği Meslek gazetesinde başladı. İlk devir hikayelerinden Gevenli Hacı 1916 yılında yazıldığı halde, ancak 1925’te bu gazetede yayınlanabilmişti. Hikayelerinin altındaki tarihler, bunların, yazıldıktan çok sonra yayınlanabildiklerini açıkça göstermektedir. 1923-26 yılları arasında, bir aralık, vakit bulup yazılarına dönebildiği sıralarda, eski arkadaşları ile Meslek gazetesini çıkarmıştı. Memduh Şevket’in yazarlık hayatının en verimli devri bu yıl olmuştur. O zamana kadar ve o yıl içinde yazdığı otuz beş hikaye ve otuz sekiz tefrika süren Miras adındaki romanını bu gazetede yayınladı. Bundan sonra da yılda ancak 1-3 hikaye yazma imkanı bulabildi.

1925 yılı ile kendini toparlayıp hikayelerini yeniden yayınlamaya başladığı 1942 yılları arasında biricik edebi kıpırdanışı “M.Ş.” takma adı ile “Ayaşlı ve Kiracıları” adındaki romanını yayınlaması ve bu romanı ile Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği roman yarışmasında derece aldığı sırada olmuştur (1942).

Onun edebi hayatının ikinci verimli devresi, politika hayatından kesin olarak ayrıldığı, 1946-52 yılları arasında olmuştur. İki yıl içinde on tane yeni hikaye yazmış, eski hikayelerini düzene koyarak kitap halinde yayınlamaya başlamıştı. Ayrıca şu dergi ve gazetelerde de hikayeler yayınlıyordu: Ülkü (1942-45), Sanat ve Edebiyat (1947), Seçilmiş Hikayeler Dergisi (1951-52), Türk Dili (1951). Bilhassa Ulus gazetesinin Pazar eklerinde birbiri peşine her hafta yayınladığı hikayeleri ile ünü birdenbire genişledi.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir ara gazetecilik (Muhittin Birgen’in Halk gazetesi,1922-26) ve öğretmenlik de yapan Memduh Şevket Esendal, ölüme yakın yıllara kadar çok politika alanında tanınmıştı. Bu alandaki ününü, yazarlık çalışmalarına karıştırmak istemediğinden, hikayelerini, sayıları on ikiyi bulan takma adlarla yayınlamıştı. Yazar, yaşamının sadece dokuz yılını edebiyat alanında verimli çalışmalara verebilmişti.

Memduh Şevket Esendal, 16 Mayıs 1952 günü Ankara’da yaşama veda etti.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

1912-1952 yılları arasındaki kırk yıllık yazı hayatının her yılının ya da her mevsimimin aynı ölçüde verimli olduğu söylenemez. Hikaye alanında Ömer Seyfettin ile çağdaş olduğu halde, dil ve hikaye anlayışı bakımından da başka bir yöne girmiş, çağının edebiyat akımlarının tamamıyla dışında kalmıştı.

Memduh Şevket Esendal’ın sanat yolunda hiç acelesi yoktu. Hiç göze çarpmadan, kendisi de bunu isteyip aramadan, 1946 yılına kadar bir yer altı suyu gibi aktı geldi. Genç sanatçı çevrelerinde hayranlık uyandıran kişiliği ve eserleri ile geniş ölçüde etkiler yaptı. Hayatının ancak dokuz yılını verimli ölçüde sanatına verebildi.

Memduh Şevket Esendal’ın hikayeye başlaması oldukça eski tarihlere çıkar (1916). Yazıp da yayınlamadığı ilk hikayelerine bakılırsa, onun bu alandaki kıdemi hemen Ömer Seyfettin ile birliktedir. Lakin o yıllarda yaygın olan hiçbir edebi topluluğa katılmamış, hikayelerini ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra yayınlayabilmişti. Zaten o yıllarda kendi hikaye anlayışına uygun bir çevre de bulamazdı. 1925 yılından sonra hikayelerini yayınlamaya bir süre ara vermiş, bu arada “Ayaşlı ve Kiracıları” adındaki romanını çıkarmıştı. Pek dikkat çekmeden, uzun süre gölgede kalan eserleri ve edebi kişiliği, ancak 1945’ten sonra siyasi hayattan çekilmesiyle birdenbire ortaya çıktı. Ölümüne kadar, yeniden yayınladığı eserleri, genç sanatçılara yapmış olduğu telkinlerle, oldukça hareketli bir sanat hayatı yaşadı. Memduh Şevket Esendal’ın “yeni hikayeciliğimiz” üzerinde büyük etkiler yapan eserlerini hepsi bu 1925-1946 yılları arasına sığar ve yayılır.

Onun hikayeye getirdiği yenilik “sadelik” olarak adlandırılabilir. Edebiyatın sadeleştirilmesi demek, onu, kendinden öncekilerin yazıya musallat ettikleri edebiyattan kurtarmak demekti. Sanat eserinin sadeleştirilmesi hareket ve düşüncenin dolambaçsız bir yoldan söylenmesi, memlekette halka doğru yönelen geniş bir yola açılıyordu.

Lakin onun, edebiyatı halka götüren sadelik yolu sanatın gereklerinden, karışık konular, sorunlar, ruh analizlerinden vazgeçmek anlamına gelmiyordu. Esendal, hikayecilerimiz arasında, en dolambaçlı sorunları bile sadelik ilkelerinden vazgeçmeden anlatabilen başarılı bir sanatçı idi.

Bu ilke, onu, bizde o zamanlar moda olan G.de Maupassant yerine, adı yeni duyulan bir başka hikayeciye, A. Çehov’a götürdü. Onun hikayelerindeki tekniğin benzerlerini, hatta bazı hikayelerinin yapı bakımından tıpkılarını Esendal’ın hikayeleri arasında bulup gösterebiliriz. Lakin bu etki, başlangıçta daha çok biçim, dil ve tiplerin seçimi yönündedir. Yoksa Çehov’un pek çok eserinde bulunan “Karamsar ve melal” dolu ve acı “tenkitçi gerçekçilik” yoluna süreli ve saplantılı bir ısrarla sapmış değildir. Esendal, çoğu kez “gözlemci ve tasvirci gerçekliğin” sınırlarında kalmıştır. Konularında hayata yabancı olayları bir yana bırakarak, gündelik yaşamın içinden hikayelerini rahatça çıkarışı, çağdaşları arasında rağbet görmeyen bir yol olduğu kadar, 1946 yılından sonra da değeri yavaş yavaş anlaşılabildi. Onun, bazen pek basit bir olaydan söz eden hikayeleri, önceleri herkesi yadırgatmıştı. Hikayelerinin başlangıcı, bitiş ve düğüm yerleri, sonuçlarına bizde alışılmış olan düzenden ayrılıyor, “Hayat ne Tatlı” hikayesinde görüldüğü gibi İstanbul’un bir kenar semtinin yaz manzarasının kısa bir tasviri ile başlıyor. Bir öğle sonrası ile akşam vakti arasında, Hafız Nuri Efendi’nin evinin kapısında başlayıp yine orada biten ufak bir gezintiyi konu alıyor. Burada entrikalar, karmaşık olaylar, aşk tutkuları, menfaat çekişmeleri gibi “Eski hikayelerin” düğüm noktalarında görmeye alıştığımız olaylara yer verilmişti. Hikayenin bitişi de başlayışına benzer, hayatta her zaman olduğu gibidir. Çehovvari hikayede de hayatın bir yerinden söze giriliyor, seçilmemiş kişiler ve olayların rastgele yaşamına iniliyordu. Ama bizde alışılmış ve yaygın olan “Maupassantvari hikaye”, yüce olaylar, seçkin ve büyük karakterlerin peşlerinden sürüklenerek yazılıyordu. Artık bunlar hikaye kişileri değil, epika kahramanlarıydılar. Heyecanlı çekişmeler şaşılacak olaylarla yüklü olan bu hikayelere gerçek bir yaşantıyı ve insanı sokamazdınız. Bütün hikaye yapısı boyunca şaşırtıcı, dehşete gark edici olaylar, icatlar, gündelik hayattan uzak ve ayıklanmış bir dünya anlatılırdı bunlarda.

Onun hikayelerinin bir başka özelliği de, olayı bitmiş ve kapanmış olarak arkasından değil, olurken vermesidir. Bundan dolayıdır ki, hikayeleri, geçmiş devirlerdeki olayları verseler bile, şimdi oluyormuş gibi anlatılmıştır. Esendal, hikayelerinde, geçmişe ve geleceğe uzanan, dallı budaklı açıklamalara girişmez. Hikaye anlatımında en eski yollardan biri olan açıklama yolunu bir yana bırakmıştır. Her ayrıntısı iyice açıklanmış okuyucuya hiç düşünme ve tasarlama payı bırakmayan bir anlatım yolundan sonra, bu yeni hikayenin yadırganması anlaşılır bir durumdur. Hikayeciliğimiz artık git gide okuyucuların hikayeye katılmalarını daha fazla ister. Okuyucuyu da hikayenin bir parçası olma durumuna getirmeye yöneliyor. Okuyucudan beklenen ruhi ve zahi katılmanın aşırı ölçüde hikayede kullanılmasının da eski hikayeye özlem uyandıracağı gibi, bu yolda eğitim görmeyenleri de uzaklaştıracağı akla gelebilir. Esendal’da bu sorun kolaylıkla çözülmüş, rahat, ama yine de ilgi çekici, gündelik hayat unsurlarına bağlı, gerçekçi bir yapıya ulaşabilmişti.

Onun hikayelerinde dikkati çeken bir başka yön, konularındaki basit güzelliğin yanında, kişilerinin de çok canlı ve gerçekten alınmış olmalarıydı. Hiçbir yazarımız, Esendal kadar, insanlarımızı onun hikayelerinde olduğu ölçüde yakından tanımak fırsatını bulamamıştır. Aydın zümreler ve sanatçılarımızın zanaatkarları ve köylüyü tanımaktan çok tasarlamaya girişmeleri, yerine, o, fazla derinlere inmemekle birlikte davranışları ile eserlerine alıyor, gerçek çizgilerle tasvir edebiliyor. Hikayelerinde anlattığı çevreleri ve halkımız yakından tanıyor, rahat bir anlatımla, bu insanlara olan güvenini iyice belli ederek anlatıyor. Onun, anlattıkları karşısındaki sakin ve heyecansız rahatlığı, gerçekleri öğrenmesinde harcadığı uzun emeğin tabii bir sonucudur. Hikayelerine koyduğu kişileri ve onların yaşamlarını şöyle rastgene görmüş değil, ömrü boyunca öğrenmiş olanlara has olgun bir ifadeye sahiptir. Yetiştiği çağın yazarlarının aksine, kimsenin ilgiye layık bulmadığı kişileri, çevresinde kaynaşan kalabalığı merak ediyordu. Eriştiği yüksek mevkilerde bulunanlar arasında halka bu ölçüde inebileni görülmemişti. Onların hayatlarına inercesine, mutluluklarını arayarak ve katılarak yazdığı hikayeleri hemen göze çarpar. Kalabalığın içinde rastgele bir kişinin üstüne eğilir ve hor görmeden, iğrenç ve gülünç yönlerinden tiksinmeden, alay edip eleştirmeden, hayatının güzel ve zevkli yönlerinin tadına vararak belirtir. Hiçbir düzensizliğe, kötülüğe, kimseye kızmıyor ve hiç kimseden sevgisini esirgemiyor. Aslında hikayelerindeki bu tutumu, hayatındaki tutumun sürmesinden başka bir şey değildi.

Memduh Şevket Esendal, bizim halkımızın yaşamının yüzyıllar boyunca sürüp getirdiği güzel ve iyi törelerin, milli değerlerin ayıklanmış bütünü ile Batı tekniğinin birleşmesinden meydana gelecek yeni bir düzenin savunucusu ve habercisi idi. İnsanların kötülüklerinden söz ederken bu mutlu gelecekten haber vermekte, her şeyin bu evrim içinde iyiye varacağını, babaca bir hoşgörülükle anlatmaktadır. Bu toprak üstündeki insanların yaşamlarında sürüp gelen, dillerinde, duyuşlarında, el sanatlarında yerleşmiş bir soy güzellik ve yücelik olduğuna inanmaktadır Esendal. Bu bakımdan, ayrılıkları, anlaşmazlıkları, kinleri ortadan kaldıracak, yurdumuzun bütün insanlarına yaygın bir sevgiyi sanatının temeline koymuştu. Sanatta, uzlaştırıcı, aile ve halka sürüp gelen olumlu ve üstün değerleri ortaya çıkarıp yayıcı bir fonksiyon görmekteydi. İstanbul’un bir kenar mahallesindeki bir küçük Hafız Nuri Efendi’yi bize tanıtmasının, hikaye konusu yapmasının anlamı buydu. Esendal, çöküp yıkılan, bölüşülen bir imparatorluğun en kara günlerinde bile hikayelerine yansıttığı, ayrıca sohbetlerinde de, bıkmadan, usanmadan anlattığı bu görüşünden ayrılmamıştı. Hikaye tekniğinin çok etkisi altında kaldığı, Çehov’dan bu yönü ile iyice ayrılıyordu.

Anlattığı gerçekler, hangi soydan olurlarsa olsunlar, bizde bazı hikayecilerde görülen dava adamlarına has hırçın eleştiri ifadesinden uzak kalmış, halkın hayatında görülen toplum sorunlarını ele alırken, sakin ve olgun bir hoşgörü havasını sürdürmüştür. En büyük dertlerimizi en sakin bir tavırla anlatırken, hiçbir yöne cephe alma gereği duymadan, temelde var olan nedenleri ortaya koyar. Bütün bu yumuşaklığa rağmen, bazen bir moral bozukluğunu, bazen kötü bir tipi, bazen de bir toplum sorununu, aynı sakin ve sinirsiz bir tavırla ele alıp, ironili bir anlatımla, gülerek hicvettiği de olmuştur.

Onun hikayeciliğindeki bu iyimserlik ve hoşgörü havasının kişiliğinde ve gündelik yaşamında da bulunduğunu biliyoruz.

Hikayelerinde tema, toplum çevresi, kişiler çok çeşitlidir. Genç hikayecilerimizin üzerindeki etkileri biraz geç kalmakla birlikte, 1946 yılından sonra ortaya çıkan belli başlı birkaç hikaye yolundan birinin başında bulunmuş, etkileri yaygın ve güçlü olmuştu. Memduh Şevket Esendal, geniş anlamda gözlemci gerçekçilik yoluna gitti. Birçok genç öncüler onun derecesine erişmemekle birlikte, Esendalvari yazma modasına kendilerini kaptırmışlardı.

Esendal’ın hikayelerinde göze çarpan ve hayranlık uyandıran en önemli değer, dilinin özlüğü, duruluğu, halkın konuşma diline olan yakınlığı olmuştur. Yazılı edebiyatta eski anlatım geleneklerine bağlı kalarak, ancak cümlelerindeki tek tük kelimeleri ayıklamak suretiyle sınırlı bir dil arılıştırmasına gitmek isteyen yazarların yanında, M. Ş. Esendal, daha kökten ve kesin bir yola sapmış, bugün artık edebiyatımıza yerleşmeye başlayan bir yeni dilin, konuşma diline dayanan yeni yazı dilinin öncülüğünü yapmıştır. Halkın dilini çok iyi bilmesinin bu başarıda büyük payı vardır. Hikayelerinde çok beğenilen bu dili, yalnız yazılarında değil, gündelik yaşamında da kullanırdı. Yani yazılı edebiyat dili ile konuşma dili ayrılığını kabul etmiyor, köylü ve kentli arasında herkesi saran ortak bir dil seviyesinde konuşup yazıyordu. Ancak Esendal’ın hikayelerinin kitap üzerindeki son şekillerine bakarak, onun dili üzerinde yargıya varanlar yanılmışlar, bu hikayelerin yazılıp yayınlandıkları 1916-1925 yıllarında bile bu ölçüde tam ve ileri dil bilincine ve seviyesine ulaştığını sanmışlardı. Esendal, hikayeye ilk başladığı yıllarda, dil anlayışı bakımından çağdaşlarından, hatta bu yolun öncüsü Ömer Seyfettin’den biraz daha ileri çizgide olmakla, birlikte, son yıllarında ulaştığı ileri dil merhalesinde de değildi. Buna ancak dil devriminden sonra, zamanla ulaşabilmişti. Eserlerindeki dil duruluğunun, dilimizin son elli yıl içindeki gelişmelerle sıkı ilgisi olmuştur. Eski dergi ve gazetelerdeki hikayelerini, kitaplarındaki son şekilleriyle karşılaştırırsak Esendal’ın, dil sadeleşmelerini nasıl yakından izlediğini anlarız. Yeni baskılarında eski kelimeleri ve ifadeleri değiştirilmiş, bazılarında ise geniş ölçüde bir dil tuvaleti yapma gereği duymuştu. Çağdaş hikayeciler arasında bile, yayınlaması üzerinden on yıl geçmeden eserlerinin dilinin eskidiğini görenler, ikinci baskılarında dillerini düzeltenler vardır.

Hikayelerinin çoğu, vefalı, çalışkan, evine, işine, yurduna bağlı küçük insanları anlatır. Yaşamlarındaki sakin ve basit, bize has mutlulukları tasvir eder. Kişileri arasında yaşlı ve genç kadınlara verdiği önem iyice belli olmaktadır. Bizim aile ve toplum kuruluşunda, kadının yapıcı ve büyük rolünü geniş ölçüde belirtir. Hikayelerinde kötü kadınların azlığı yanında olumlu ve üstün vasıflı kadınlar çoğunluktadır. Ezilmiş, geri itelenmiş, hakları verilmemiş, hor görülmüş kadınların koruyucusu, çalışkanlıklarının da hayranıdır. Kadını, bedeni ve ruhi bir gerilik açısından gören, onu erkeğin zevkinin bir aracı sayan görüşlerin tam karşısında, bütün özgürlüğü ile erkeğin yanına koyar.

Onun eserlerinin güzel oluşlarının bir nedeni de, bunlara sevgisini koyması, anlattığı kişileri, onların yaşamlarını sevmesidir.

Esendal’ın biri kitap halinde çıkmış, diğeri tefrika halinde kalmış, biri de terekesinde yayınlanmış üç romanı vardır. Roman alanındaki tecrübesi oldukça eski olmakla birlikte, kitap düzeninde yayınladığı “Ayaşlı ve Kiracıları” bile M.Ş. takma adını taşıdığı için uzun süre kenarda unutuldu kaldı. Ancak CHP Roman Yarışmasında derece alması sayesinde dikkati çekebildi (1942). Roman edebiyatımızın belli başlı eserlerinden biri olan bu kitabın daha basılırken başına gelmedik kalmamıştı. Üç forma kadar tutan bir bölümü, o günlerin şartlarına uyma endişesi ile kırpılmış, tam metnin müsveddeleri şahıslar elinde kalmış, üstelik bastığı kitabın değerinden habersiz bir yayınevinin mahzenlerinde yıllarca kalıp küflenmişti.

Esendal’ın hikayeciliği üzerinde söylediklerimizin çoğunu romancılığı üzerinde de söyleyebiliriz. Dil, çevre, kişiler, anlatım romanda da aynı ölçüde kendini gösterir. Bu romanında Ankara’nın kuruluş yıllarında, yeni bir toplum düzenine geçmenin sarsıntıları arasında bocalayan kendi kişilerinin, küçük adamların yaşamlarında beliren değişiklikler üzerinde duruyor. Roman, yeni yapılmış bir büyük apartman oda oda kiraya verilen bir katında geçiyor. Zaman zaman dışarıya da taşmakla birlikte, bu yapının içinde, bizim toplumumuzun bir kesitini tasvir ediyor. Bu katı, Ayaşlı İbrahim Efendi adında, çeşitli kılıklara girip çıkmış, şimdi de şaşılacak beceriklilikle yeni çağın şartlarına ayak uyduran birisi tutmuştur. Her odasında, bizim toplumumuzun çeşitli tabakalarından kopup gelmiş, evli, bekar, kadın, erkek, yaşlı ve genç bir sürü insan oturmakta, toplum kuruluşumuzun ne kadar insicamsız, kopuk bir manzara arz ettiği gözler önüne serilmektedir. Romanda, bir koridorun iki yanına sıralanmış odalarda yaşayan bu kalabalığı, rahat bir anlatışla, duru bir dille, dolambaçlı analizlere başvurmadan tasvir ediyor. Çökmüş bir imparatorluğun kalıntısı, yerlerinden, işlerinden, geçimlerinden kopmuş bir yığın insan. Sonra kadınlı, içkili, pokerli toplantılara dışarında gelip katılanlar. Bu kadar kalabalık bir romanı, açılıp kapanan olaylar, konuşmalar, çeşitli ilişkilerin gelişmeleri içinde, kapı önünde sohbet edercesine külfetsiz alıp götürüşünde, ancak ustalarda görülebilecek bir sadelik ve rahatlık vardır. Esendal’ın bizim insanlarımızı yüzeyden bir gözlem sonucu tanımadığı, onları, bugüne kadar alıp getiren tarihi-sosyal oluşumlarıyla izlediğini gösteren bir derinlik, bütün bu rahat anlatımın altında kendini duyuruyor. Bir apartman katı içinde bir toplum kesitini tasvir ederken ne hicve ne de mizaha kaçmadan, bizde toplum sorunlarında çoğu kez yapılan iç boşaltma yollarına da sapmadan, karamsarlıktan uzak, gelecek iyi günlerden umutlu, babacan bir hoşgörülülükle en mahrem köşelere kadar bütün ilişkileri duygu ve inançlarda bir tepki uyandırmadan vermesini biliyor.

Esendal’ın hikayelerinde görülen, çürüyen ve dökülenle fışkırıp gelişen yeni güçleri bir arada sergileyiş, hastalıklı kurtuluşu yan yana tasvir ediş bu romanda da vardır. Ayaşlı’nın kiracılarında, bütün kötülüklerine, yuvarlanışlara rağmen, zaman zaman soylu duygular ve davranışlar, direnmeler de görülür. Bu romanın kişileri kötülükler yaparlar, ama sonuna kadar bunu kabul etmiş, kötülüklerle anlaşmış değildirler. İçlerinde bir yerde, zayıf da olsa, kötülüğe karşı bir direniş vardır. Sonra bunların dışında, çöken bir aile, yıkılışa yönelmiş bir toplumdan yakalarını sıyırmış, yeni aileler kurarak geleceğin yeni toplumuna yönelen kişiler de vardır. Romanın son bölümlerinden anlaşıldığına göre, Esendal, yeni ve gürbüz bir toplumun, çalışkan, yurtsever, saygılı ve ölçülü, birbirlerini seven gençlerin kuracakları yeni ailelere dayanacağını düşünüyor. Ona göre, toplumun en küçük birimi özgür kişi değil, ailedir. Korkulu bir düş gibi geçmişte kalacak baskılardan, aşağılayıcı yaşama şartlarından sıyrılmış, güçlü, aydın, devrimci, duygu ve düşünceleri sağlam, eşit ve özgür gençlerin kuracakları yeni ailelerde umudu vardır. Hikayeleri gibi romanları da böyle umutlu, aydınlık bir sonuca bağlanmaktadır.

Esendal’ın hikayeleri bütün malzemesi ve dokusu ile yerli idiler. Yazarın hayatı ve düşünce yapısının da aynı temele dayandığı pek bilinmiyor. Lakin hikayelerini toplu halde okuyanlar, ondaki bu yerli olma çabasını görüyor ve beğeniyorlardı. Esendal’ın hikayelerindeki kişiler ve onların hayatları karşısında, kendine has, belli bir görüşü izliyordu. Onun, “küçük adam”ların hayat ve gerçeklerine belli bir açıdan ve düzenli olarak yönelmesinde bir düşünce temeli, bir dünya görüşünün varlığı üzerinde de pek durulmamıştı. Hikayelerindeki kişileri değerlendirirken, onların davranışları içinde beliren sorunlara bakarken, böyle bir görüşün varlığı ortaya çıkıyor. Aslında toplum ve politika görüşleri ile birleşen bu açısının, hikayelerine yansıyan görüntülerinden, onun, halkın yaşayışında beliren canlı ve sürekli değerleri belirleme, bir çeşit bize has uygar yaşama üslubunun tanıtma ve savunma çabasında olduğu görülüyor.

Memduh Şevket Esendal, politika hayatına çok genç yaşta atılmış olmasına rağmen, yaşadığı çağın kargaşalığı yüzünden, öncülüğünü yaptığı düşünceleri eylem alanına ulaştıramadan yürüdü ve göçtü. “İttihat ve Terakki Partisi” içinde arkadaşları ile geliştirdikleri, bir düzen haline getirmeye çalıştıkları görüşü, zaman zaman çevrelerinde, gazetelerinde, bağlı bulundukları partilerde yaymaya çalıştıysa da bu yolda başarılı olamadı. “Mesleki Temsil” adı verilen politika görüşünden burada uzun uzun söz etmeyeceğiz. Onun hayatına yön vermiş, Cumhuriyet’in kuruluşunda da bir süre tartışılmış olan bu görüşün, onun sanatının temelinde, dünya görüşünde hikayelerinin kuruluşunda ne ölçüde rol oynadığını belirtmeye çalışacağız. Belirli çizgiler ve üstün davranışları ile kalabalıktan ayrılan “kahraman”a dayanan, şaşırtıcı serüvenleri anlatan eski hikaye karşısında, onun “kişi”yi ve “küçük adam”a gündelik yaşamın gerçeklerine yönelerek hikayemizi yenileyişinde, sözünü ettiğimiz dünya görüşü arasında sıkı bir bağlantı vardır.

Esendal’ın her meslekten, marifet sahibi, çalışkan, vefalı, namuslu “küçük adam”lara dayana geniş bir çeşit “halkçılık” anlayışı vardı. Bu düşüncelerini politika alanında gerçekleştiremeyince, hikayelerinin kuruluşunu bu anlayışa dayamıştı. O, köylü ve kentli, bu yurdu kuran ve çabalarıyla ayakta tutan küçük insanların menfaatlerini koruyacak meslek kuruluşlarına dayanan, milletle partiler arasında genişliğe örgütlenmiş, yerli ve bir çeşit demokrasi düzenini geliştirmeyi düşünüyordu. 1616’dan bu yana işleyip geliştirdiği bu düşüncesini, politika adamı, yazar, hikayeci olarak hep aynı yönde zaman zaman çevresine yaymaya çalışıyordu. Çiftçi, esnaf, meslek ve zanaat erbabı, her soy işçi, aydın velhasıl her zümrenin karşılıklı yaşama haklarını denkleştiren mesleklerin kendi örgütlerine dayanarak parlamentoda temsil edilebilecekleri, bir yeni ve yerli düzen düşünüyordu. Yaşadığı çağın şartları, onun bu yoldaki görüşlerini, gereği gibi ne düşünceye ne de hayata aktarmasına fırsat verdi. Lakin hikayelerinde beğendiği ve tuttuğu tipleri, meslek gruplarının canlı ve sağlam töre ve geleneklere bağlı kişilerini belirtebildi. Sağlam ve dengeli bir toplum düzeninin bize has hangi köklerden gelebileceğini, hangi unsurlarla kurulabileceğini arayıp buluyor, bu hikayelerinde hayatın yürüyüşü içinde göstermeye çalışıyordu. Uzun ve aralıklı politika hayatında, siyasi görüşü ile ilgili olarak, üç defa tasfiyeye uğradı. Düşünceleri ancak yakın çevresince bilindi, çok kimselerce yanlış anlaşıldı. Düşünce ve tasarılarını ancak hikayelerinde bir dereceye kadar ifade edebilme imkanlarını buldu. Bu açıdan bakıldığında, pek az yazarın işinde onun kadar bilinçli olduğunu görürüz. Hem sanayileşme hareketinin hem de büyük partilere dayanan demokrasi düzeninin, çoğunluğun menfaatlerini kollayan iktisadi politikasının bir sonucu olarak asıl uygarlığımızı taşıyıp getiren meslek gruplarını ezilmekten kurtaramayacağını, yüzyıllardır sürüp gelen köklü bir kültür zenginliğinin dayanaklarının yıkılacağını, bize has yerli ve töresel yaşamı, gelenekleriyle birlikte yok edeceğini düşünüyordu. Odasını cicim örtüleri, Türkmen kilimleri, bakır tepsilerle donatırken, ayağına terlik yerine Maraş pabucu giyerken, dostlarını çaylı sıra gecelerine davet ederken, hayatında da aynı bütünlüğüm sürdürmek çabası ve özlemini açığa vuruyordu. Esendal’ın “yayvan uygarlık” ve “mesleki temsil” görüşlerine dayalı görüşleri ile hikayeleri arasında sıkı ve sürekli ilgiyi anlamak için, kişilerine, temalarına, her şeyden çok kendisinin bunlar karşısındaki tutumuna bakmak gereklidir. Her hikayesinde dönüp dolaşıp aynı yere geldiğini, Türkiye’yi ayakta tutan değerlere, bu değerleri taşıyan kişilere yol açmaya, politikada başaramadığı bu işi hiç olmazsa hikayelerinde yapmaya çalıştığını görüyoruz.

Hikayelerinde parça parça, ancak kendi gördüğü, bütün yurdu dolaşıp kişi kişi derlediği bir uygar Türkiye’yi anlattı. Eski ve güçlü geleneklerine, yerli yaşayışlarına bağlı, birbirlerini seven, karıncalar gibi çalışan, küçük insanlarla dolu mutlu bir Türkiye’nin tasvirini yapıyordu. Böylece hikayelerinin tek tek anlamı yanında, daha yüce, daha geniş, ferahlık verici, aydınlık bir geleceğe işaret eden bir ütopya vardı.

ESERLERİ

Roman:

  • Ayaşlı ve Kiracıları, (M. Ş. imzasıyla) İst.: Vakit Mtb., 1934
  • Vassaf Bey, Ank.: Bilgi, 1983
  • Miras, Ank.: Bilgi, 1988

Öykü:

  • Hikâyeler: Birinci Kitap, (M. Ş. E. imzasıyla) Ank., Koşal B., 1946 (yb Otlakçı, Ank.: Dost, 1958
  • Temiz Sevgiler, [yay. T. Alangu] Ank.: Dost, 1965)
  • Hikâyeler: İkinci Kitap, (M. Ş. E. imzasıyla) Ank.: Koşal B., 1946 (yb Mendil Altında, Ank.: Dost, 1958
  • Ev Ona Yakıştı, [yay. T. Alangu] Ank.: Dost, 1971)
  • Sahan Külbastısı, Ank.: Bilgi, 1983
  • Veysel Çavuş, Ank.: Bilgi, 1984
  • Bir Kucak Çiçek, Ank.: Bilgi, 1984
  • Hava Parası, Ank.: Bilgi, 1984
  • İhtiyar Çilingir, Ank.: Bilgi, 1984
  • Bizim Nesibe, Ank.: Bilgi, 1985
  • Kelepir, Ank.: Bilgi, 1986
  • Gödeli Mehmet, Ank.: Bilgi, 1988
  • Güllüce Bağları Yolunda, Ank.: Bilgi, 1992
  • Gönül Kaçanı Kovalar, Ank.: Bilgi, 1993

Diğer:

  • Tahran Anıları ve Düşsel Yazılar, (yay. M. Uyguner) Ank.: Bilgi, 1999
ESER ÖRNEKLERİ

HASTANENİN YEMEK TABLASI

Başhekim, sabahleyin daha arkasına ak gömleğini giymeden, dahiliye müdürü ile nöbetçi hekimi çağırttı.

-Dün gece hastanede ne gürültü oldu?

Hiç gürültü olması diye cevap verdiler.

-Olmadı olur mu, olmuş. Siz burada değil mi idiniz? Çağırın bakalım hademeleri.

Hademeleri çağırdılar, hastabakıcıları çağırdılar, hepsi geldi sıralandı; başhekim hepsinden sordu, hepsi birbirine bakıştılar: “Dün gece hastanede ne gürültü oldu, diye soruşturdular” bilemediler.

-Hiç gürültü olmadı, dediler.

-Canım, aşağı koğuşlarda bir gürültü olmuş, hastalar Müdür’e şikayet ediyorlar, o da bana yazıyor. Bu kadar da yanlış olmaz ya, bunu bir aslı olacak.

Yeniden hepsi düşündüler, sonra:

-Yok gürültü olmadı, dediler.

Nöbetçi hekim:

-Ben, dedi, hiçbir şey işitmedim. Kimse de bana bir şikayette bulunmadı. Bulunsaydı elbet gider bakardım.

Hastabakıcı Hediye Hanım da söze karıştı:

-Ben, dedi, sabaha kadar uyumadım. Tahir bilir, hiçbir şeyciler duymadım.

Aynı koğuşun hademelerinden Çankırılı Tahir’e dönerek:

-Söylesene, dedi, sen duydun mu?

Tahir, karısının edepsizliğine kızdı. O gece, Hediye ile aralarında geçen macerayı herkes anlayacakmış gibi sıkıldı, hiçbir şey söylemedi.

Başhekim, bunları sıkıştırarak:

-Elbette bir gürültü olmuştur…

“Ne gürültü olabilir? Bunun altından bir bela mı çıkacak?” diye hepsi düşündüler. En sonra baş hademe buldu.

-Tabla olacak, dedi.

Hepsi bir ağızdan:

-Haaa, evet, tabla olacak, dediler.

Başhekim anlamadı,

-Tabla nedir? Diye sordu.

Anlattılar. Bu hastanenin yeni yemek tablası, bulaşık kapları koğuşlardan mutfağa taşıdıkları iri tabla, aşağı kat koridorun kapısından geçmiyormuş. Yemeği her hastaya ayrı ayrı çinko tepsiler içinde getiriyorlar, götürürken bulaşıkları, tabakları, kaseleri, çatalları, kaşıkları bu büyük tablanın üstüne yığıp götürmek istiyorlar. Böyle adet olmuş.

İki hademe, bulaşık ne varsa bir ehram gibi tablanın üstüne yığıyorlar, biri kenarından kaldırıyor, öteki altına girip başına alıyor, kapının önüne kadar geliyorlar, orada boşta olan hademe, tablayı taşıyana yardım ediyor. Kapıdan geçirmek için uğraşıyor, biraz da zorluyorlar. Geçmiyor. İkisi de birbirine kumanda veriyorlar. Hastalardan orada bulunan varsa, onlar da karışıyorlar.

-Sağdan, ulan, sağdan.

-Kolver gelsin.

-Çevir kafanı.

-Sen tutma… dayan.

-Kaldır aşağıdan.

-Çekme ulan…

Böylece çalışırken, ya çokça eğmiş yahut çokça dayanmış bulunuyorlar. Yahut ellerinden kurtuluyor, bütün tepsiler, kaseler, taslar, çatallar, bıçaklar büyük bir şangırtı ile koridora dökülüyordu.

Hizmetçilerden, hastalardan, hademelerden, hep bir ağızdan çığlık, bir feryat bir kızılca kıyamettir kopuyor, hastabakıcı hanımlar herkesten çok bağrışıyorlar:

-Kör ol, inşallah, dağların şenliği. Allah canımı alsın. Ben bu kadar yerde durdum, hiç böyle hastane görmedim, diye hastaneden şikayet ediyorlar.

Gündüz bu gürültünün tesiri az oluyor. Geceleri tabla gürültüsüne alışan hastalar, seslerini çıkarmıyorlar. Yeni gelenler, hastalıklarının ağırlıklarına göre yerlerinden fırlıyor, korkuyor, yahut yattığı yerden sövdükten, biraz inledikten, hastabakıcılar da biraz bağrıştıktan sonra, iş yatışıyor. Hastanenin loş ve hüzünlü geceleri başlıyordu.

Koridora dökülen kapları topluyor, yeniden tablaya yığıyor, yalnız bu sefer tablayı kapının dış tarafına çıkarmış bulunuyorlar, bunun için ikinci defa düşürmek tehlikesi olmuyor.

Bu hikayeyi, başhekime kısaca anlattılar. Başhekim, müsterih oldu. Herkes de geniş bir nefes aldı. Evet, tabla meselesi olacak… Hediye Hanım da bu tabladan şikayetçi. Başhekimin yanından döndükten sonra hastalardan birine anlatıyor:

-Bu ayıların yüzünden dün gece, benim de az daha başım patlıyordu. Bulaşıkları taşların üstüne dökmüşler, gece görmedim. Fasulyelerin üzerine basınca, boylu boyunca uzanmışım.

-Bolu boyunca uzanmış mısın? Vah, vah, ben nerede idim acaba?

Hediye, bunu söyleyen hastaya kızar.

-Aman sen de, ne bakıyorsun öyle yüzüme. Kabahat bende, sana adam diye lakırdı söylüyorum.

Şikayet edilen gürültünün tabladan ileri geldiği anlaşıldıktan sonra, Başhekim Bey telefonu açar, Müdür’e haber ve izahat vermek ister:

-Alo… Bendeniz Başhekim. Bir emirnamenizi almıştım. Evet tahkik ettim. Şey, yemek tablası imiş. Efendim? Efendim yemek tablası biraz büyükçe geliyor da, hademeler kapıdan geçirememişler, düşürmüşler. Gürültü bundan ibaretmiş. Evet, evet bundan ibaret. Mamafi bendeniz gene icap eden şeyi tembih ettim. Hiç merak buyurmayınız. Evet, hastane ne kadar olsa ev gibi olmaz. Eve.. Evet, hastaneye alışık olmadıklarından… Estağfurullah, vazifem… Baş üstüne şimdi söylerim… Orövuar beyefendi.

Ertesi gece Habeş hastabakıcı Huriye, komşunun çocuğuna aktardan, kurma bir otomobil almış, evde kurup koşturacak yer olmadığından, hastaneye getirmişti. Hastalardan, hastabakıcı hanımlardan, hademelerden birkaçı, oyuncağın başına toplandılar. Çocuğu oynatmak bahanesi ile kendileri oynamaya başladılar. Gürültü, patırtı. Kurdun kuramadın… Küçük araba, taşların üstünde ufak bir ışıltı ile biraz gidip, bir duvara çarpıyor, yan üstü devrilip kurgusu boşanıyordu. O zaman tekrar münakaşa.

Beşinci koğuşun uzun boylu hastası, bu oyun arasından fırsat buldukça habeş kızın kolunu sıkıyor, karşı koğuşlardan kıvırcık saçlı, bacağından yaralı hasta da Hediye’yi köşeye sıkıştırmış, kıskançlık yapıyordu.

-Ben, sana, onun cigarasını alma, dedim. Niçin aldın?

Yukarı kat koridorda, sanki futbol oynuyorlardı. Bu sırada gene tabla devrildi. Kaplar koridora yayıldı.

-Sana kolver gelsin, dedim.

-Kolunda gücün yok, be böğürüyorsun.

-Domuzluk etme, topla kapları.

Anlaşılmaz sövüşmeler. Hastabakıcı hanımlar, gene kurgusu bozulmuş oyuncak gibi bağrışıyorlar, yalnız koridorun öte ucunda konuşan iki kadın, bir hastabakıcı ile ona dertleşmeye gelmiş arkadaşı bu bağrışmaya karışmadılar, sözlerine devam ettiler:

-Hınzır herif, bir daha arkama düşsün, ben ona gösteririm. Yirmi altı liramı aldı kaçtı, orospulara yedirdi. Zehir zıkkım olsun. Hiçbir şeycik demem, Allah derim. Avcuna para koydum. Senin şoför nasıl? Gelip gidiyor mu?

-Aman, Allah vücudunu kaldırsın. Ver yesin. Şimdi gene otomobili satmış, boşta geziyor.

İki kadın, boyuna erkeklerden şikayet ediyorlar. O kadar dalgınlar ki, tabla düşmüş, gürültü olmuş hiç aldırmıyorlar, konuşuyorlardı. Geceden epeyce geçmiş olduğu halde yerlerinden kalkmadılar. Polisten, şoförden, manavdan, gümrük memurundan birbirine doya doya şikayet edip durdular.

Ertesi günü, Başhekim yerine geldiği vakit Umumi Müdür’ün yeniden telefon ettiğini, gene şikayette bulunduğunu öğrendi.

-Bu hasta ile de çattık, dedi. Çağırın idare müdürünü. Çağırdılar.

-Salih Efendi, şu tablaya bir çare bulun, böyle de olmaz ki. Herif şikayet eder, lakırdıyı biz işitiriz. Siz de hiç aldırmazsınız. Sonra ben de…

-Ayı Recep her vakit geçiriyordu. O da bu gece geçirememiş… Olacak işte…

-E, bak, gördün mü?

-Kırk yılda bir olur efendim. İnsanın eli terazi değil ya.

-Hangi kırk yılda. Bu her akşam.

-Recep şimdiye kadar hiç düşürmedi.

-O da bu gece düşürdü ya…

-Efendim, biz ne yapalım, kabahat biz de mi? Tabla da meydanda, kapı da. Gelsin, isterse kendi geçirsin. Bunda da yenmiş, içilmiş bir şey yok ya.

-Yenmiş, içilmiş yok ama, değil mi şikayet var.

-Şikayet her zaman olur, Beyefendi. Bana her gün ne şikayetler geliyor da, ben aldırmıyorum. Şikayete bakmakla başa çıkar mı? Hastaların şikayetlerine baksan, hastaneyi kapamalı. Hazır yatağı bulmuşlar, yemek ayaklarına geliyor, gene şikayet ederler. O kadar rahatlarını istiyorlarsa, evlerinde otursunlar. Buraya ne geliyorlar.

-Sen, şimdi bunları bırak da tablaya bir çare bul.

-Ben ne çare bulayım. Ayı Recep diyorduk o da dün gece düşürdü.

-Ne çare bulalım olur mu? Ben kendim bununla uğraşacak değilim ya.

Köşede gazete okuyan ihtiyar cildiye doktoru gazetesini bıraktı, söze karıştı:

-Efendim, dedi, müsaade buyurursanız, ben bir bakayım…

-Valla lütfetmiş olursunuz, diye başhekim cevap verdi. Herif şikayet eder, bunlar aldırmazlar, yukarıdan beni sıkıştırırlar.

İhtiyar cildiye hekimi, halinden hiç umulmayan bir çeviklikle kalktı gitti ve hakikaten bir çare buldu:

Bundan böyle, alt katın yemek tablası dokuzuncu koğuşun penceresinden bahçeye verilecek.

Başhekim Bey, hem memnun, hem düşünceli. Diyor ki:

-Ya bu ayılar, da, gene koridorun kapısından çıkarmaya çalışırlarsa.

Cildiye de diyor ki:

-E, çıkarmasınlar efendim…

-Bunlar adam değiller de, onun için söylüyorum.

-Tembih edersiniz.

-Kaç tembih birader. O, sizin tembih dediğiniz insanlar hakkında olur.

……..

Hademeler, Başhekimin düşündüğü kadar hayvan değillermiş. Unutmamış olacaklar ki, bir daha şikayet gelmedi.

KAYNAKÇA: BF (6 Temmuz 1999; kızı Emine Sarıdal tarafından); E. Çalık, “M.Ş.E. ile İki Saat” (söyleşi), Hisar, S. 19 (Kasım 1951); S. Arısoy, “Memduh Şevket Esendal’la Bir Konuşma”, Varlık, S. 383 (Haziran 1952); Alangu, Hikâye ve Roman, I; Necatigil, İsimler, 156; Necatigil, Eserler, 42, 363; Acaroğlu, 106-107; M. Ş. Onaran, “Esendal”, Türk Dili, S. 286 (Temmuz 1975); Özkırımlı, TEA, II, 460-461; Karaalioğlu, 211; Kurdakul, Sözlük, 255-257; Önertoy, 47-49; Fethi Naci, Türkiye’de Roman, 209-212; M. Kutlu, “Esendal, Memduh Şevket”, TDEA, III, 91-93; A. Çalışlar, Türk ve Dünya Edebiyatçıları Ansiklopedisi, İst., 1987, c. II, s. 35-36; R. Mutluay, 100 Soruda Çağdaş Türk Edebiyatı (1908-1972), İst., 1973, s. 280-282; M. Uyguner, Memduh Şevket Esendal: Yaşamı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler, Ank., 1991; Ö. Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, c. II, İst., 1998, s. 209-266.

 

 

 

Paylaş