HAYATI

Halk ozanı. Halk şairlerin çoğun olduğu gibi, Karacaoğlan’ında hayatı üzerindeki bilgilerimiz de birtakım rivayetlere, şiirlerinden çıkarılan kıt bilgilere dayanılarak yapılan kestirmelere dayanmaktadır. Elli yıldan bu yana yapılan araştırmalar, onun hayatını kaplayan sisleri henüz dağıtamadı. Üstelik bu çaptaki büyük ozanları, her bölge veya kasabanın kendine mal ederek, kişiliğini lejander rivayetlere sarma geleneği, halkın değerlerini derleyip kitaba geçirme alışkanlığının mevcut olmayışı da, araştırmaları büsbütün karıştırmış görünmektedir.

Bir söylentiye göre, Karacaoğlan, Bağçe ilçesinin Farsak köyünde doğmuştur. Yine halk rivayetlerine göre, doğum tarihi 1606, ölüm tarihi de 1679 ya da 1689 olmalıdır. Bu köyde, bugün de sürmekte olan Sayıloğulları soyundan gelmektedir. Şiirlerinde bu bilgiyi buluruz:

“Kozan Dağı’ndan neslimiz

Arı Türkmendir aslımız

Varsak’tır durak yerimiz

Gurbet elde yar eğler bizi

*

Karacaoğlan Hasan adım

Güzellerde kaldı dadım

Soldu gülüm kurudu soyum

Gönül çağlar şimden geri

Soyadını da bir başka koşmasında zikretmektedir:

“Karacaoğlan der ciğerim dağlı

Yerim belli derler Sailoğlu

Divane gönül dilbere bağlı

Gam kasavete aldırma beni

Karacaoğlan’ın doğum yeri, oymağı ve ölüm tarihi üzerinde birbirini tutmayan başka rivayetler de vardır. Cahit Öztelli’nin son araştırmalarına göre, Karacaoğlan’ın mezarı Mersin’in Mut ilçesinin Çukur köyündeki bir tepe üzerindedir. Bu tepeye halk arasında, “Karacaoğlan Tepesi” denilmektedir. Üzerinde birkaç eski ev temeli bir su sarnıcı ile harap bir mezar bulunmaktadır. Bu tepenin karşısındaki başka bir tepeye de “Karacakız Tepesi” denilmektedir. İkisi arasındaki aşk hikayesinin lejandı anlatılmaktadır. Mezarın bulunduğu tepedeki bir mağarada şairin bir cönkü varmış. Kışları burada yaşayan Karacaoğlan’ı, lokal lejantlara dayanarak hemşireleri saymaktadırlar. Onu bir ermiş olarak kabul edip hatırasına saygı gösterirler, ziyarete gidip adaklar adarlarmış. Bu saygı, bugün de sürüp gelmekte, haziran ayında Karacaoğlan’ı anma günü düzenlenmektedir.

 

Araştırmalardan anlaşıldığına göre, Karacaoğlan’ın lejantlara bürünmüş gerçek hayatını bulup çıkarmak, artık mümkün olmayacak gibi görünmektedir. Kesin olarak anlaşılan bir husus varsa, o da, şairin “güneyli” olduğu, şiirlerine de “aşiret” hayatının ayrıntılarına kadar yansımış olmasıdır. Karacaoğlan yalnız güney bölgesine kapalı kalmamış, Osmanlı ülkesini de dolaşmış, Batı sınırlarını, Batı sınırlarına kadar gitmiştir. Kendini yalnız köylerde ve oymaklarda değil, şehirlerde de tanıtmıştır.

Karacaoğlan’ın yaşadığı çağı, divan şiirlerinde olduğu gibi, tezkerelere, başka yardımcı kaynaklara bakarak belirleyemiyoruz. Bundan dolayı, onun yaşadığı çağı saptamaya çalışırken, cönklerde rastlanan şiirlere, bunlar arasındaki tarihi olaylara değinen parçalara bakarak bazı kestirmeler yapabiliyoruz:

1-Her şeyden önce araştırmacılar, Karacaoğlan’ın dilinin XVII. Yüzyıldan daha eskiye gidemeyeceğini söylüyorlar. Türkmen aşiretine mensup olduğu için, onun şiirlerinin dili, XVII. Yüzyılın çağdaş aşıklarının dilinden de sadedir. Türkmen çevresiyle sıkı sıkıya bağlantılıdır.

2-İçinde Karacaoğlan’ın şiirleri bulunan, bazılarında tarih kaydı da olan cönkler XVII. Yüzyıldan daha eskiye gitmiyor.

3-Karacaoğlan’ın şiirleri içinde bazıları, onun yaşadığı devri gösteren tarihi olaylara değiniyor. Abaza Hasan Paşa’nın 1628’de devlete baş kaldırmasına ve ertesi yıl da cezalandırılmasına değinen bir şiirinde:

“Haleb-i Osmanlı aldı

Dağı taşa katar bir gün”

demektedir. Bundan başka Fazıl Ahmet Paşa’nın Avusturya Seferi’ne (1663-64) işaret eden bir destanında:

“Hazır ol vaktine Nemse kralı

Yer götürmez asker ile geliyor

Patriklerin inmiş tahttan diyorlar

Bir halife kalmış o da geliyor”

demektedir. Bir diğer destanında da, Murat IV’ün ilki Tebriz’in, ikincisi de Bağdat’ın alınması ile sonuçlanan Osmanlı-İran Savaşlarını (1622-39) anlatıyor:

“Sana derdim sana ey Acem şahı

Üstüne Magrip’ten asker geliyor

Tahtını yıkıp da mülkün almağa

Sultan Murad kalkmış kendi geliyor”

Bu şiirlerine göre, Karacaoğlan, XVII. Yüzyılda yaşamış, halk şiirinin eski törelerine göre bir süre asker arasında bulunmuş, seferlere de katılmış olmalıdır.

Yeni araştırmalar ve bulunan ve bulunan belgeler (Cahit Öztelli), Karacaoğlan’ın, XVII. Yüzyılda yaşadığı kanısını pekiştirmektedir. Kayıkçı Kul Mustafa’nın “Genç Osman” destanında, Bağdat Kuşatmasında (1639) şehit olan kahramanın ölümü tasvir edilir. Karacaoğlan’ın da aynı olay üzerine söylenmiş bir destanını bulan Cahit Öztelli, onun da başka aşıklar gibi İran Seferlerine katıldığını, hatta Kayıkçı Kul Mustafa’ya ait olduğu sanılan destanın aslında Karacaoğlan’ın olduğunu ileri sürmektedir.

Karacaoğlan’ın yaşadığı çevrelerde ele geçen ve içinde de XVII. Yüzyılda yaşadıkları bilinen şairlerin şiirleri bulunan bir cönkte “aldı Gevheri” ve “aldı Karacaoğlan” başlıklarını taşıyan şiirleri de, Cahit Öztelli, iki aşığın karşılaşması olarak görmektedir.

Karacaoğlan’ın yaşadığı devri belirleme bakımından önemli sayılan bir başka belge de, Aşık Ömer’in “Şairname” adını taşıyan, sırayla saz şairlerini değerlendirip tanıtan bir destandaki dörtlük de, şairimizin zamanını belirtmede işe yarıyor:

“Öksüz Aşık deyişleri aseldir

Karacaoğlan ise eski meseldir

Ezgisi çağrılır keyfe keseldir

Biz şair saymayız öyle ozanı”

Bütün bu belgelerden başka, şiirlerindeki bir çok ayrıntılar da, onun, XVII. Yüzyılda yaşadığını ortaya koymaktadır.

Karacaoğlan’ın eski ozan-aşık geleneğine uyarak memleketi baştan başa gezdiği şiirlerinden anlaşılmaktadır. Buna göre, Konya, Karaman, Mersin, Hama, Halep, Tokat, Bor, Ankara, Aydın, Adana, Diyarbakır, Kayseri, Mardin, Bursa, Sivas onun şiirlerinde gezdiğin söylediği şehirledir. Bundan başka onun, Tuna boylarından, Avusturya savaşından söz ettiğine göre, Batı sınırlarına gittiği anlaşılmaktadır.

Karacaoğlan’ın Çukurova ve Güney illerinde ömrünün büyük bölümünü geçirdiği belli olmaktadır. Yine kendi söylediklerinden, çok yaşadığı, biraz da okuma yazma bildiği anlaşılıyor. Onun ününün genişliği, çok gezmesi kadar, güçlü bir şair olmasından kaynaklanmaktadır. Tuna boylarından Azerbaycan’a kadar ününün ve türkülerinin yayıldığı, derlemelerden belli olmaktadır. Bursa güzellerini öven güzellemesi ile İstanbul’da, Saray’da notaya alınan iki türküsü yalnız köylerde ve obalarda değil, büyük şehirlerde ve aydın çevrelerinde de tanındığı göstermektedir. Paşa konaklarına ve saraylara da, arada sırada saz şairlerine çağrıldığına göre, Karacaoğlan belki bir aralık İstanbul’a da uğramıştır. Bu uğrayışının Fazıl Ahmet Paşa’nın Avusturya Seferi sıralarına rastladığı tahmin olunabilir.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Karacaoğlan’ın kişiliğinin meydana gelmesinde, XVI. Yüzyıl aşıklarının, Öksüz Dede, Köroğlu, Aşık Garip, Kul Mehmet gibi halk şairlerinin tesirleri vardır. Karacaoğlan, çağdaşlarından en çok Kul Mustafa’nın tesirinde kalmıştır. Lakin kendisinin, hem çağdaşları, hem de sonrakiler üzerinde etkileri daha çok olmuştur.

Karacaoğlan, halk şiiri geleneğine bağlı kalmış, aruz vezni ile bir tek şiir bile söylememiştir. Hecenin ise ancak oynak vezinlerini 4+4 ve 6+5 ölçülerini kullanmıştır. Ayrıca şiirlerini daha çok koşma ve semai şekillerinde söylemiştir. Destanları ise pek azdır.

Karacaoğlan’ın dili sade ve yalındır. Şiirlerinde bulunan sayıları pek az Arapça ve Farsça kelimeler de güney şivesine uymuş ve Türkçeleşmiştir. Onun kelimeleri bölgesel özellikler taşır. Bundan dolayı başka halk şairlerinden farklı bir dili vardır. Hem halk, hem de aydınlar arasında sevilmesinin bir sebebi de budur. Şiirlerindeki özel tadın başlıca nedeni bu dil özelliğidir.

Sanatındaki üstünlüğü ve kendi değerini bilen Karacaoğlan, bunu şiirlerinde ifade etmiştir: “Ben ölürsem söylenirim dillerde”.

Karacaoğlan’ın şiirlerinde tabiat unsuru önde gelmektedir, tabiat tasvirleri dikkat çekecek kadar fazladır. Üstelik bu tabiat tasvirleri, kendi yurdunun güzelliklerini yansıtır, klişe değildir. Bu tasvirleriyle çoğu kez duygularını anlatmanın bir yolunu da bulur.

Karacaoğlan’ın şiirleri, Türkmen hayatını ve törelerini de anlatır, tasvir eder. Türkmenlerin yayla göçü, onun başlıca temalarından biridir:

“Yüce dağ başında yanar bir ışık

Işığı bekleyen yiğit bir aşık

Buğday benizli zülfü dolaşık

Göç giderken bir güzele rastladım

*

Suya gider kayil olmaz anası

Turunç olmuş döşündeki memesi

Beş yüz altun değer zülfün tanesi

Göç giderken bir sunaya rastladım

*

Yedeğince bir tülüce beserek

Çeker gider ökçesini basarak

Kendi gözel ama boyu kısarak

Göç giderken bir gözele rastladım

*

Altın kirmenini almış eline

Yüzünü çevirmiş yayla yoluna

Tanrım güzelliği vermiş geline

Göç giderken bir geline rastladım”

Şiirlerinde, duygu, tabiat ve aşk, özlem temlerini işleyen Karacaoğlan’da dini ve tasavvufi bir etki yoktur. Pir Sultan Abdal’a benzetmeler söylemesi, Sivas ve Tokat taraflarından geçerken, kendisini pek seven halka bir cemile olmaktan başka bir anlama gelmez.

Vaktiyle cönklerde toplanan şiirleri, Meşrutiyet’ten bu yana, kitaplar halinde derlenmekte, bunların sayıları giderek çoğalmaktadır.

ESER ÖRNEKLERİ
KARACAOĞLAN ŞİİRLERİ

KOŞMALAR

I

Dinleyin ağalar zamane azgın
Yiğidin başında döner bir kuzgun
Tohumu almış da tarlası bozgun
Yiğit de ne desin day’ olmayınca
*
Söylerim, söylerim sözümden almaz
Nideyim cahıldır halimden bilmez
Bu dostluğun senin, boyuna sürmez
Anadan atadan soy olmayınca
*
Amana da deli gönül amana
Kalmadı eyi gün devr-i zamana
Gevheri de denk ettiler samana
Yük mastını bulmaz tay olmayınca
*
Karacaoğlan der ki, yiğitler öğer
Açılmış meyvenin dalını eğer
Güzelin kıymatı bin altın değer
Netmeli güzeli huy olmayınca

II

Şunda bir yavruya meyil aldırdım
Alıp oynamalı sel kenarında
Geyinmiş, kuşanmış dürlü libası
İnce kemer bağlı bel kenarında
*
Yüzüne vurduğum sırmalı peçe
O yâre ettiğim emekler hiçe
Belki güzellerin kervanı geçe
Baççıyım, beklerim yol kenarında
*
Sırma sandım kirpiğini, kaşını
Delik deşik ettim sinem başını
Uzadır boynunu, arar eşini
Bir tek suna gördüm göl kenarında
*
Karacaoğlan der ki, salınıp gezme
Gören aşıkların bağrını ezme
Bak dudak üstünde altın hırızma
İnciden diş gördüm, dil kenarında

III

Ak kuğular sökün etti yurdundan
Koç yiğitler yatamıyor derdinden
Sabah namazında Belen ardından
Saydım altı güzel indi pınara
*
Üçü orta boylu, gayetle güzel
Üçü uzun boylu, gözlerin süzer
Dedim Akça ceyran gölde ne gezer
Al kınalı keklik indi pınara
*
Karacaoğlan gene coştu, bulandı
İnip aşkın deryasını dolandı
Güzel gitti diye pınar ağladı
Acıdı yüreğim yandı pınara

IV

Yiğidin eyisini neden bileyim
Yüzü güleç, kendi yaman olmalı
Kasavet serine çöktüğü zaman
Gönlünün gamını alan olmalı
*
Benim gözüm yiğit olan yiğide
Yiğit olan muntazırdır öğüde
Ben yiğit isterim fırka dağıda
Yiğidin başında duman olmalı
*
Yiğit olan yiğit kurt gibi bakar
Düşmanı görünce ayağa kalkar
Kapar mızrağını meydana çıkar
Yiğidin ardında duran olmalı
*
Safi güzel olan, şol bazı kötü
Yiğidin densizi ey-olmaz zati
Gayet durgun ister silahı, atı
Yiğit el çekmeyip viran olmalı
*
Karacaoğlan der ki, çile çekilmez
Hozan tarlalara sünbül ekilmez
Sak yabancı ile başa çıkılmaz
İçinden sıdk ile yanan olmalı

V

Sabah uğradım ben bir güzele
Ağlatmadı güzel, güldürdü beni
Ben güzelden böyle vefa ummazdım
Ak göğsün üstüne kondurdu beni
*
Şahin gibi yükseğinde uçarken
Keklik gibi engininden geçerken
Ab-ı kevser ırmağından içerken
Susuz pınarlarından kandırdı beni
*
Ben bir kuş idim, geldim ötmeye
Yârin bahçesinde mesken tutmaya
Göz kaldırdım cemaline bakmaya
Ak gerdanda benler öldürdü beni
*
Üç güzel de aştı şimdi pınarı
Taramış zülfünü, vermiş tımarı
Ak gerdanın altı zemzem pınarı
Ağzımı verdim de kandırdı beni
*
Karacaoğlan der ki, koyun gütmeye
Bozulmuş dağlara seyran etmeye
Yönümü döndürdüm, inip gitmeye
Sarıldı boynuma döndürdü beni

VI

Öteni yokladım, öten yok imiş
Yürü yalan dünya senden usandım
Çok emekler verdim, hep zayi gördüm
Cesedim içinde candan usandım
*
Ağırdır kalkmıyor yükümün tayı
Demirdir çekilmez feleğin yayı
Aradım cihanı, nazlı yar deyi
İl içinde olan sözden usandım
*
Kadalı, kavgalı şu benim başım
Yüklendi barhanam, kaldı kardaşım
Her daim akıyor gözümden yaşım
Ağlama gözlerim, senden usandım
*
Karacaoğlan der ki, bu bize noldu
Koynumuz köpüklü kan ile doldu
Saatim ay oldu, günüm yıl oldu
Gelip geçmez kara günden usandım

VII

Ala gözlerini sevdiğim dilber
Göster semalini görmeğe geldim
Şeftalini derde dermen dediler
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim
*
Gündüz hayallerim, gece düşlerim
Uyandıkça ağlamaya başlarım
Sevdiğim üstünde uçan kuşların
Tutup kanatlarını kırmaya geldim
*
Senin aşıkların gülmez dediler
Ağlayıp yaşını silmez dediler
Seni bir kez saran ölmez dediler
Gerçek mi efendim sormaya geldim
*
Senin işin yiyip içek dediler
Yaran ile konup göçmek dediler
Göğsün cennet, koynun uçmak dediler
Hak nasib ederse görmeğe geldim
*
Mail oldum, senin ince beline
Canım kurban olsun tatlı diline
Aşık olup senin hüsnün bağına
Kırmızı güllerin dermeye geldim
*
Karacaoğlan der ki, işin doğrusu
Gökte melek, yerde hüma yavrusu
Söyleyim ben sana sözün doğrusu
Soyunup koynuna girmeğe geldim

VIII

Çıktım yücesine, seyran eyledim
Dost ile gezdiğim çöller perişan
Bir başıma olsam gam çekmez idim
Bir ben değil, cümle alem perişan
*
Başı pare pare dumanlı dağlar
Hastanın halinden ne bilir sağlar
Bozulmuş siyeci, virane bağlar
Bülbülün konduğu güller perişan
*
Evvel biz de biner idik Arab ata
Türlü nimet çekilirdi somata
Terk ettim sılayı, çıktım gurbete
Altı Arap atlı beyler perişan
*
Fenadır dünyanın ötesi fena
Biz de erişmedik bir eyi güne
Terk etmiş ilini bir benli suna
Ördeği gelmeyen göller perişan
*
Karacaoğlan der ki, olaydı sözüm
Ayağın altına türabdır yüzüm
Kırılmış perdesi çalmıyor sazım
Sazlar düzen tutmaz, teller perişan

IX

Ala gözlerini sevdiğim dilber
Şu gelip geçtiğin yerler öğünsün
Kadir Mevla’m seni öğmüş yaratmış
Kısmetli olduğun kullar öğünsün
*
Huri melek var mı senin soyunda
Ah ü zarım kaldı uzun boyunda
Kadir gecesinde, bayram ayında
Üstüne gölge olan dallar öğünsün
*
Huri kızlar, sürmelenmiş gözünü
İlin, aşiretin çeksen nazını
Kaldır perçemini görem yüzünü
Yüzüne dökülen teller öğünsün
*
Karacaoğlan der ki, garibim garip
Garibin halinden ne bilsin tabib
Akşamdan soyunup koynuna girip
Boynuna dolanan kollar öğünsün

X

Kulak verdim dört köşeyi dinledim
Arkam sıra gıybet eden çok imiş
Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden
Az yaşayıp devran sürmek yeğ imiş
*
Tükendi cünbüşüm, yoktur gıybetim
Bir yatsıya kaldı benim mühletim
Bilemezdim ana baba kıymetin
Arkamızda bir karlıca dağ imiş
*
Karşıki görünen Yapraklı Dağlar
Hastanın halından ne bilsin sağlar
Döşek melil, yastık kan ağlar
Aradım cihanı dertsiz yok imiş
*
Her daim böyledir feleğin işi
Zehirden acıdır engelin aşı
Tırnağın var ise başını kaşı
Kimseden kimseye vefa yoğ imiş
*
Karacaoğlan der, dünyaya gelmeden
Ben usandım el işine yelmeden
Gurbet ilde padişahlık sürmeden
Vatanında züğürt olmak yeğ imiş

SEMAİLER

I

Yazın evvel baharında
Teferrüçte gör almayı
Yel esip yere düşmeden
Budağında kır almayı
*
Almanın budağı ağlar
Göz yaşı durmayıp çağlar
Beyler, paşalar, ağalar
Diz üstüne kor almayı
*
Mevla’m öğmüş te yaratmış
Mor menevşe boynun eğmiş
Yavrumun elleri değmiş
Al, yüzüne sür almayı
*
Perişan, gönlüm perişan
Almadır aşıka nişan
Almasız yâre kavuşan
Ah eder, anar almayı
*
Karacaoğlan kaynar, coşar
Aşk dalgası boydan aşar
Bir kötüye yolu düşer
Kadrin bilmez almayı

II

Bire ağalar, bire beyler
Ölmeden bir dam sürelim
Gözümüze kara toprak
Girmeden bir dem sürelim
*
Aman hey Allah’ım aman
Ne aman bilir, ne zaman
Üstümüzde çayır çimen
Bitmeden bir dem sürelim
*
Karacaoğlan der, canan
Güzelim sözüme inan
Bu ayrılık bize heman
Ermeden bir dem sürelim

III

Sabahtan uğradım kıza
Boyu selvi dala benzer
Yanında bir gelin vardı
Al yanağı bala benzer
*
Gelin hörülerden hörü
Kızsa meleklerden biri
Gelin al çimenli koru
Kız tomurcuk güle benzer
*
Kız görmemiş daha gerdek
Gelin yeşil başlı ördek
Geziyor elinde bardak
Kız turnada tele benzer
*
Gelin güler için için
Kız geline bulur suçun
Gelin, örselenmiş saçın
Kazın saçı tele benzer
*
Gelinin lebleri beste
Kız eyledi beni hasta
Gelin şeker şerbet tasta
Kız petekte bala benzer
*
Gelin dedim, aktır yüzün
Hiç menendi yoktur kızın
Karacaoğlan ikinizin
Kapınızda kula benzer

TÜRKÜLER

I

İncecikten bir kar yağar
Tozar elif elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer elif elif diye
*
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar elif elif diye
*
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar elif elif diye
*
Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer elif elif diye
*
Karacaoğlan eğmelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklemiş düğmelerin
Çözer elif elif diye

II

Ölüm ardıma düşüp de yorulma
Var git ölüm, bir zaman da gene gel
Akıbet alırsın, komazsın beni
Var git ölüm, bir zaman da gene gel
*
Şöyle bir vakitler yiyip içerken
Yiyip içer, yaylalarda gezerken
Gene geldin, ben yolundan kaçarken
Var git ölüm, bir zaman da gene gel
*
Çıkıp bozkurtlayın ulaşamadım
Yalan dünya sana çıkışamadım
Eşimle, dostumla buluşamadım
Var git ölüm, bir zaman da gene gel
*
Karacaoğlan der, derdim pek beter
Bahçede bülbüller şakıyıp öter
Anayı, atayı dün aldın yeter
Var git ölüm, bir zaman da gene gel

III

Değirmenden geldim, beygirim yüklü
Şu kızı görenin del’olur aklı
On beş yaşında da, kırk beş bölüklü
Bir kız bana emme dedi, neyleyim
*
Birem birem toplayayım odunu
Bilemem dedim, bilemedim adını
Albıstan yanaklı, Kürtler kadını
Bir kız bana emmi dedi, neyleyim
*
Bizim ilde üzüm olur, alc’olur
Sızılaşır boz kurtları, aç olur
Bir yiğide emmi demek, güç olur
Bir kız bana emmi dedi, neyleyim
*
Karacaoğlan der ki, nolup nolayım
Akan sularından ben de geleyim
Sakal seni cınbızınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi, neyleyim

DESTANLAR

I

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan, gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Anı yad ellere açıcı olma
*
Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse, sen birin söyle
Elinden geldikçe ey eylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
*
Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asılzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen eyilik et de o zayı olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
*
El ariftir, yokla kendin bendini
Dağıldılar duzağını, fendini
Alçaklarda otur, gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma
*
Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan onu dinlemek
Sev seni seveni, zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
*
Karacaoğlan söyler sözün, başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

II

Hazır ol vaktine Nemse kralı
Yer görünmez asker ile geliyor
Patriklerin inmiş tahtan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor
*
Yetmiş bin var siyah postal giyecek
Seksen bin var Allah Allah diyecek
Doksan bin var tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor
*
Gelen Ahmed Paşa’m kendidir kendi
Altmış bin dalkılıç kusuru cündi
Kaçma kafir kaçma, ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor
*
Şevketli efendim, sultanım vezir
Altmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar yüzünden Boz Atlı Hızır
Benli Boz’a benmiş, o da geliyor
*
Karacaoğlan der ki, burda durulmaz
Güleç yüze, tatlı dile doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor

KAYNAKÇA: Köprülüzâde Mehmed Fuad (1914). “Mübahasat-ı Lisaniyye ve Edebiyye / Saz Şairleri: 8 – Âşık Tarzında Şive ve Lisan”, İkdam. 2 Mayıs 1914: 2, Köprülüzade Mehmed Fuad (1918). “Halk Edebiyatı Numuneleri: Birkaç Varsağı”, Yeni Mecmua. 2 (31), 8 Şubat: 960, Öztelli, Cahit (hzl.) (1978). Karaca Oğlan / Bütün Şiirleri. İstanbul: Milliyet Yay, Toros, Taha (1935). “Halk Şairlerinin En Yücesi Karacaoğlan”, Türk Sözü. 3176: 22 Mart 1935, TDOE –TDE Ansiklopedisi 5 (2004), İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007) – Ünlü Sanatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) – Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013).

 

Paylaş