HAYATI

Roman yazarı. 1908’de Bursa’da dünyaya geldi. Baba tarafından Bursa’ya yerleşmiş olan Burdurizdae Osman Efendi, anne tarafından ise Kamil Paşa’nın ailesinden gelir. Kamil Paşa’nın torunu olan “Hicviyeci Kör Kamil” Fakihe Odman’ın dedesidir.

İlk tahsilini Bursa’da Malhatun Mektebi’nde yapan Fakihe Odman, daha sonra babasının tahsiline engel olması nedeni ile bir süre evde kaldı. Bu esnada yazar, devamlı olarak eline geçen her romanı okuyordu. Kendisinin ifadesine nazaran bu romanlar içinde Ahmet Mithat Efendi’nin tercümesi olan “Ladam Okameyla” hepsinden daha fazla hoşuna gitti.

Fakihe Odman, annesi ile beraber babasından ayrılması üzerine annesi tarafından Bursa’da Amerikan Koleji’ne gönderildi. Orada edebiyat hocalığı yapan Mümtaz Bey’in teşviki ile iyi bir lise eğitimi için Erenköy Kız Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Buna müteakip tahsiline devam etti ve 1935’te Darülfünun Edebiyat Şubesi’nde mezun oldu. Sonraki yıllarda Kayseri ve Konya Kız liselerinde edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. Hiciv ve mani türünde yazdığı şiirlerle edebiyat dünyasına girdi; daha sonra aşk ve serüven romanları yazdı. Basılmamış şiir ve romanları vardır

ESERLERİ

Şiir:

  • Âşık ve Mâşuk, İst.: Şaka Mtb., 1953.

Roman:

  • Sevgi ve Saygı, İst.: Ahmet Halit, 1935
  • Leylâ ve Süheylâ, İst.: İktisadi Yürüyüş Mtb. ve Neşriyat Yurdu, 1946
  • O ve Ben, İst.: Şehir Mtb., 1952;
  • Çiçek ve Güneş, 2. bas., İst.: Şaka Mtb., 1953
ESER ÖRNEKLERİ
SEVGİ VE SAYGI

TALEBE YURDUNDA

Dün gece Yalçın’la salonda otururken; o gözünün ucuyla Saygı’yı göstererek dedi ki:

-Farkındasın değil mi?

-Neyin? Dedim.

-Neyin olacak, Saygı’nın teessürünün!

-Evet. Nedense pek yaslı görünüyor.

-Çünkü Sevgi’sini elinden kaçırdı.

-Ay! Sevgi nişanlandı mı?

-Kendi nişanlandığının daha kendin de farkında değilsin galiba?

-Canım! Ben öteki Sevgi’yi soruyorum.

-Öteki Sevgi de kim?

-Saygının halasının kızı olduğunu bilmiyor musun?

O, benim saflığım ile eğlenircesine, fakat acı acı gülerek:

-Evvelsi akşam Saygı benden özür diledi, dedi, şimdiye kadar bana yaptığı kabalıktan seninle olan samimiyetimiz kıskanmış olmasından ileri geldiğini saydı döktü. En sonunda da ben:

-Peki amma, senin Sevgi isminde bir sevdiğin daha varmış, halanın kızı imiş ne imiş? Deyince o:

-Halamın kızı mı? Dedi. Buna imkan yok; çünkü halam hayatında hiç evlenmemiştir!

-Nasıl olur, hem de onunla nişanlanacakmışsın?

-Evet… Sevgi’ye halamın biricik kızı göz ile bakmaya başlamıştım. Hele sen de neş’e ile nişanlanınca her şeyi anlamıştım ama, iş işten geçmişti. Halbuki İzmir’de iken neler düşünüyordum.

İstanbul’da Sevgi ile kavuşur kavuşmaz ona nişan…

-Sevgi bilmezsin, “nişan” derken Saygı ne hale geldi. Çünkü nişanlanmak istediği kız, onu nişanına çağırmıştı!

Birkaç defa yutkundum; çünkü Yalçın’ı fena halde haşlayacaktım. Daha sonra sakin bir sesle:

-Şimdi bunları bana ne için söylüyorsun sanki? Dedim. Yalçın! Buna manasızlık derler. Bunlar nişanlı bir kıza söylenecek sözler değildir. Bu söylediklerinin açıkça manası nedir biliyor musun? O, özür dilediği zaman, önceki bütün suçlarını bağışlaması için karşısındaki arkadaşı er bilerek hiçbir şeyi saklamamış ve kabalıklarının hangi kaynaktan geldiğini apaçık göstermek istemiş… bunları bana söylediğini bilse hoşnut olur mu?

-Amma da kavgacı imişsin ha? Hem seni de ilk defa bu halde görüyorum.

Bununla beraber şimdi sana hak veriyorum. Sevgi, dediğin gibi bunları sana söylememekliğim gerekmiş!

Bir kere de bana acırcasına davranmasına kızdım.

O da bildiği bir şeyi kendisinden gizlemek isteyen samimi bir arkadaşına kızarcasına kızdı, bunun için işi büsbütün açığa vurmaktan çekinmedi:

-Çünkü, dedi, onun halasının Sevgi isminde güzel bir kızı olduğu ev Saygı’nın da bunu söylediğini zannetmek daha iyi olacakmış! Hiçbir şey söylemedim, o tekrar etti:

-Çünkü sen çok nurlu bir kızsın. O zaman belki Saygı’yı unutabilirdin!

Ne olurdu sanki, Saygı’nın sevgisi benim sadece kalbimi yoran bir şey olsaydı da kafamı bu kadar sızlatmasaydı!

Bu gece o, salonun bir köşesinde Yalçın’la Neşe’ye keman çalıyordu. Kulak verdim, Bursa’da ile niy çektiğimiz zaman bana çalan parça idi: Toska!

Bu uğursuz sesten bucak bucak kaçmak istedim, bir çalışma odasına, bir yatakhaneye fırladım. Fakat nereye vardımsa hep o sesi duydum. Kulaklarımı tıkayamadım. Çünkü bu ses, benim içimden gelme bir sesle beraberdi. Nitekim şimdi, Saygı belki uyur bile. Fakat benim kulaklarımda hep o ses: Hep Toska! Bir gece Bursa’da Karuso ile baş başa hıçkırırken meğer ne kadar dertsizmişim.

“Saygı’yı unutacağım!” diye Ayşe’ye söz verdiğim günden sonra da Toska’yı parça parça etmiş, artık Karuso ile beraber hıçkırmamıza nihayet vermiştim.

Saygı halasının kızını (?) sevdiği zamanlar duyduğum bu acı, şimdi beni sevdiği için duyduğum acının yanında ne kadar hafif kalıyormuş meğer! O zaman tek başıma kalmıştım, duyduğum acı da tekti. Şimdi içimde bir taraftan kendi acılarımı, öteki taraftan da onun acılarını duyuyorum. Bu çift acıyı nasıl yüklendim, nasıl taşıyacağım bilmem?

Artık benim için yapacak bir şey kalıyor: Onu sevmeye çalışmak!

Peki amma Ayşe’ye söz verdikten sonra ben bu işe çalışalı ne kadar zaman oluyor ki, sevgim yine eski hamam eski tas… hem arttığı var eksildiği yok.

Ne olurdu sanki, Saygı’ya hiç rastlamasaydım da benim de birçok genç ve güzel kızlar gibi süslü ve canlı hayallerim olsa idi, ya çalışkan ve zeki kızlar gibi erişmek istediğim parlak gayelerim olsaydı!…

KAYNAKÇA: Yazar, 138-143.

 

Paylaş