HAYATI

Öykü yazarı ve siyasetçi. 1905’te Antakya’da dünyaya geldi. 8 Mart 1959’da İstanbul’da kansere yenik düşerek yaşama veda etti. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Bazı yapıtlarını Gökkaya imzası ile kaleme aldı. Dudu Hanım ile tüccar ve çiftçi Abdulgafur Bey’in oğlu, yazar Ahmet Miskioğlu ise kuzenidir.

Ortaöğrenimini 1923’te Antakya Lisesi’nde tamamlayan Bekir Sıtkı Kunt, bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne devam etti. Kunt, öğrencilik döneminde Vakit gazetesinde çalıştığı için yararlı olur düşüncesiyle Hukuk Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı. 1928’de Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Daha sonra bir süre daha gazetecilik yapan Kunt, 1930’da adliyeye geçti, Düzce ve Aydın’da yargıçlık yaptı. 1934’te Temyiz Mahkemesi Başsavcı yardımcısı olarak Ankara’ya alındı. Hatay sorunu üzerine memleketine gitti. Hatay meclisine Antakya milletvekili olarak girdi. Bu dönemde Antakya’da yayımlanan Yeni Gün gazetesinin başyazarlığını yaptı. 1939’da Hayat anavatana katılınca Hatay vekili olarak TBMM’de bulundu. 1946’daki seçimleri kazanamayınca yeniden yargıçlık yapmaya başladı. Son görev yeri olarak İstanbul’da Asliye Ceza yargıçlığı yaptı.

Sanat hayatına düzyazı denemeleriyle giren Bekir Sıktı Kunt’un ilk yazısı Yeni Adana gazetesinde çıkan bir “muhabir mektubu”dur (1922). 1925-28 arasında Vakit ve Son Saat gazetelerinde düzyazı şiirler yayımladı. Asıl ününü 1930’dan başlayarak Vakit gazetesinin ekinde ve Varlık, Adımlar, Yurt ve Dünya, Yeditepe dergilerinde çıkan öyküleriyle yaptı. “Gerçekçi memleket hikâyeleri” kaleme almayı hedefleyen Kunt, bu anlayışını genel çizgileriyle son çalışmalarına kadar sürdürdü. İlk öykülerinde “esnaf ve aracı tüccar arasında tek başlarına kalarak sömürülen köylüler, kasaba eşrafının hileci tipleri, eski düzenin artıkları” işlenmiştir (Kurdakul). Özellikle ilk öykülerinde Anadolu insanının yaşamına eğilirken, toplumsal gerçekçi, sert, zaman zaman hicivci bir tavır takınır. Sonraki öykülerinde, yaşananı olduğu gibi yansıtmaya çalışan, eski sertliğini terk etmiş, ılımlı bir gerçekçilik, sanatını biçimlendirmiştir. Sağlam tekniği, temiz dili, ayrıntılara verdiği önem, aralıklı yazmasına karşın, ona Cumhuriyet sonrası Türk öykücülüğü içinde özel bir yer kazandırmıştır.

ESERLERİ

Öykü:

  • Memleket Hikâyeleri, İst.: Remzi, 1933
  • Talkınla Salkım, İst.: Bozkurt Mtb., 1937
  • Arzu ile Kanber, (modernleştirilmiş halk öyküsü) Ank.: Matbuat Umum Müdürlüğü,1940
  • Herkes Kendi Hayatını Yaşar, İst.: Vakit Mtb., 1941
  • Yataklı Vagon Yolcusu, İst.: Varlık, 1948
  • Ayrı Dünya, İst.: Yeditepe, 1952
  • Yeni Hikâyeler, İst., Varlık, 1957
ESER ÖRNEKLERİ

MEMLEKET HİKAYELERİ’NDEN

KÜP KAPAĞI

Kırmızı bakır renkli, kocaman karınlı kadim su küpü, mutfağın bir köşesinde, daima ıslak ver serin dururdu. Hüsniye Hanım, bu eve, Süleyman Efendi’ye gelin olduğu gün (bundan 35-40 sene evvel), su küpü yine mutfağın bu köşesindeydi. Ondan sonra da yerini hiç değiştirmemişlerdi. Öyle sık sık tebdili mekan ettirilecek bir nesne değildi ki.. Kocaman küp!

Her on beş, yirmi günde bir, sokaktan arabayla şangır şangır geçen sucundan, bir fıçı su alırlar, küpün içine boşaltırlardı. Su her zaman küpün dibinde kalırdı. Hiçbir vakit ağzına kadar, hatta yarı yarıya bile olmazdı. Bu, hem eskimiş su içmemek, hem de birdenbire birkaç fıçı su parası vermemek içindi.

Hüsniye Hanım, testi boşaldıkça gelir, küpün içine sağ kolunu boylu boyunca uzatıp suyu bir çinko maşrapayla parmağını değdirmeden alır, testiye yukarıdan bir ip kalınlığında şarıl şarıl boşaltırdı. Sonra da küpün ağzına tahta kapağını geçirirdi. Kapak şişman karınlı küpün üstünde eski bir takke gibi durur, insana alay ediyormuş, orta oyununda kavukluyu oynuyormuş gibi tuhaf ve gülünç görünürdü.

Günün birinde bu kapak nasılsa, Hüsniye Hanımın elinden yere düştü, tahta kapak zaten eskimiş, çürümüş, yer yer çivilerle birbirine güç bela tutturulmuştu. Binaenaleyh küt… diye yere düşer düşmez, üç parça oldu.

Hüsniye Hanımın adamakıllı canı sıkıldı. Her şey tamamdı da bir bu eksikti sanki, şimdi yeniden bir küp kapağı almak lazım gelecekti. Tüh.. aksi şeytan işte.. Hay Allah cezanı versin!

O gece Hüsniye Hanım, kocasına kapağının kırılmasını haber verdi.

-Elimde paramparça oldu, dedi, bir daha da işe yaramaz artık. Ne yapacağımı şaşırdım. Küpün ağzına tepsiyi kapatsam, yemekte lazım oluyor. Açık bıraksam bir şey düşer diye korkuyorum. Sokaktan küp kapakları geçer. Para ver de bir tane alıverelim.

Süleyman Efendi:

-Şimdi param yok, diye cevap verdi, öyle pek acelesi mi var, iki gün sonra olsun.

Ertesi gün küp kapakçısı sokakta boyuna:

-Küplere kapak.. küplere kapak.. diye bağırdı durdu.

Hüsniye Hanım’ın içi içini yiyordu. Şimdi parası olsaydı da şu canım kapaklardan bir tane alıverseydi.

Aradan bir iki gün daha geçti. Süleyman Efendi para vermeye niyetli görünmüyordu. Karısı sıkıştırınca da:

-Eee, hanım, sen de.. diye artık hiddet etti, biliyorsun ki daha maaş almadık. Hele ayın sonu olsun da.. Allah kerim! O zaman küpe kapak da alırız, başka daha ne lazımsa!

KAYNAKÇA:  İhsan Işık / Yazarlar Sözlüğü (1990, 1998) – Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) – Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2007, 2009) –  Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 4, 2013) – Encyclopedia of Turkey’s Fomous People (2013), BF (10 Ekim 1999, amcasının oğlu Ahmet Miskioğlu tarafından); Yazar, 86-87; Necatigil, İsimler, 236; Kurdakul, Sözlük, 392; M. Kutlu, “Kunt, Bekir Sıtkı”, TDEA, V, 442; Necatigil, Eserler, 186

 

Paylaş